Dosya: Denizlerde plastik kirliliği

Dünya’nın denizleri ve okyanusları plastik atıklarının istilası altında. Her yıl 500 milyar ila 1 trilyon arasında naylon poşet üretiliyor, bunların üretimi esnasında 200-400 milyon varil petrol kullanılırken dünyanın ve denizlerin temiz kalması mümkün mü? Bu miktar 2,5 milyar arabanın bir yılda kullandığı yakıta eşit. Yaşamın ve varlığımızın kaynağı olan suyun kirleniyor olması bizim de kirleniyor olmamız anlamına geliyor. Deniz canlıları da ekosistemdeki kirlenme ve bozulmayla birlikte tükeniyor. Oysa denizlerden elde edilen canlılar insanlara her yıl 90 milyon ton gıda sağlıyor. Üstelik dünya üzerinde yaklaşık bir milyar insan balıkçılığa bağımlı bir hayat sürdürüyor. Bu balıkçılıktan geçinen bir milyar insanın da bildiği yaşam biçimleri yavaş yavaş yok oluyor.

Tabi denizlerdeki tek kirlilik kaynağı plastik değil. Ancak en önemli kirlilik kaynağı yine de plastikler. Peki, bu plastikler nereden geliyor? Plastik atıkların %80’i kara kaynaklı, geriye kalanı ise yolcu ve balıkçı gemilerinden geliyor. Örneğin balıkçı ağları birbirlerine takılıp karıştığı zaman genelde denizin dibinde kalıyor. Bu birikime neden olduğu kadar yavru balıkların bile ağların içinde mahkûm kalıp ölmesine neden oluyor. Plastikler deniz dibinde biriktikçe bütün ekosistemi bölüp alt üst ettiklerini unutmamak gerek. Plastik bir poşetin doğada çözünmesi 20 yıl sürüyor. Plastik şişelerinse 450 yıl. Misina 600 yıl, çocuk bezi 450 yıl, lastik ayakkabı tabanı 50-80 yıl, naylon kumaş 30-40 yıl çözünmeden denizde kalabiliyor. Kaldı ki bu süreç denizin derinliklerindeki güneş ışığı, oksijen eksikliğinden ve su hareketliliğinin çok az olmasından dolayı daha da uzayabiliyor. Bu sebeple de maddeler çöküyor ve öylece kalıyorlar. Ve bu kirlilik beraberinde bir çaresizliği de getiriyor. Zira deniz tabanına çökmüş olan çöpü oradan toplamak, verilmiş olan zararı daha da artırabilir.

Bu ve başka nedenlerle dünya sularındaki balıkların %75’i tükenmiş durumda. Üstelik plastik kirliliğinden doğrudan etkilenen canlılar sadece balıklar da değil. Örneğin kuşlar plastik atıkları sadece yuva yapımında kullanıyor. Bu maddeleri yutan kuşların sindirim sistemi tıkanıyor ve ölüyor. 2010 yılında okyanuslara atılan plastik atık miktarı 8,8 milyon tona ulaşmıştı. 5 Gyres Institute tarafından yapılan bir araştırma ise şu an okyanuslarda 5,2 trilyon plastik parçacığı olduğunu gösteriyor. Yapılan araştırmalar her yıl bir milyon su kuşu ve 100.000 deniz canlısının plastik sindirimi nedeniyle öldüğünü ortaya koyuyor. NOAA tarafından yürütülen bir araştırma 200 farklı deniz canlısı türünün bu tehditle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Plastiğe sıkışmak ve plastik sindirmenin dışında bir başka tehdit de plastik maddelerden suya karışan zehirli maddelerin balıklar üzerindeki etkisi. Plastik ürünlerin neredeyse tümünde bulunan Bisphenol A ve BPA gibi zehirli kimyasallar balıkların üreme sistemlerine etki ederek endokrin üretimini engelliyor ve üremelerine engel oluyor. BPA aynı zamanda bazı tatlı su balıklarının hemcinslerini tanıma yetisini de yok ediyor ve kendi türü dışındaki türlerle çiftleşen balıklar üreyemiyor.[1]

Plastik denilince aklımıza sadece pet şişeler veya kutu tutucular gelmemeli. Çok küçük oldukları için insan gözüne görünmeyen mikro plastikler de çok ciddi bir kirlilik yaratmakta. Boyutları nedeniyle zararsız görünebilirler ancak diş macunu gibi ürünleri bir defa kullandığımızda bile 100 bin mikro plastik lavabodan geçerek, denizlere ve besin zincirine etki ediyor. Düşünün ki tek bir tüp yüz temizleyicide 360 bin kadar mikro plastik tanecik olabiliyor. Bu da yüzümüzü temizlemeyi veya dişlerimizi fırçalamayı bitirdiğimizde, binlerce mikro plastikle istemeden de olsa çevreyi kirlettiğimiz anlamına geliyor. Son yapılan bir bilimsel çalışma kuşların %90’ının midesinde plastik izine rastlandığını gösteriyor.

Üstelik plastik birikintileri denizdeki zehirli kimyasalları da emme özelliğine sahip. Böylece bir yerden aldığı kirliliği rüzgâr ve akıntılarla başka yerlere de taşımış oluyor. Aynı zamanda bu plastikleri yiyen hayvanları da zehirlemiş oluyor. Plastiğin sadece daha küçük parçacıklara ayrıldığını ama doğada asla yok olmadığını da hesaba kattığımızda denizlerdeki plastik yükünün gün be gün arttığını da kabul etmemiz lazım.  Arttıkça da daha çok toksik maddeyi kendi bünyesine katıp daha büyük zararlar vereceğini de unutmamamız gerek.

Üstelik mikro plastikler diş macunu kullanımıyla ve mikro plastikleri besin sanarak yiyen deniz ürünlerinin tüketimiyle insanlara da zarar veriyor. Yapılan araştırmalar Avrupa’da kabuklu deniz canlılarını (midye ve istiridye) tüketenlerin yılda 1.800 ila 11.000 mikro plastik parçacık tüketiyor olabileceğini gösteriyor. Ayrıca Avrupa’da kozmetik sektöründe kullanılan mikro tanecikler denizlere her yıl 8.627 ton plastik ekliyor olabileceği tahmin ediliyor. Kozmetik sektöründe kullanılan plastik mikro tanecikler, denizlere ve deniz canlılarına zarar veriyor.[2]

Birleşmiş Milletler’e göre mikro plastikler bize de zarar veriyor.  İnsanlarda zehirlenme, kısırlık ve genetik bozulma gibi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. İnsanların bu mikro plastikleri soluyor olması da kuvvetle muhtemel. Bunların insanların akciğerlerinde egzoza benzer olumsuz etkileri olması da mümkün.

Plastikler nerden geliyor?

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı denizlerde veya kıyılarda bulunan çöplerin çoğunlukla kara kaynaklı uygulamalardan kaynaklandığını belirterek, bu kaynakları şu şekilde sıralıyor:

  • Katı atıkların uygun olmayan şekilde tasfiyesi
  • Yetersiz atık yönetimi- toplama, taşıma, arıtma ve son boşaltımın elverişsiz olması
  • Arıtılmamış kanalizasyon boşaltımı – arıtma tesislerinin yetersizliği ya da güçlü fırtınalar
  • Boşaltılan endüstriyel atıklar – bu atıklar üretim artığı hurda, ambalaj veya hammadde, plastik reçine tanecikleri ve arıtılmamış atık su
  • Turizm ve eğlence aktiviteleri – plastik atıklar (poşetler, plastikten üretilmiş ürün ambalajları, şişeler, kapaklar, oyuncaklar, balonlar vs) ve diğer katı atıkların bilinçli olarak veya bilinçsiz olarak kumsala bırakılması

Kara kaynaklı çöpler akarsular, kanallar, kanalizasyon çıkışları, taşkınlar, rüzgâr ve gelgitlerin süpürmesi yoluyla denize ulaşır. Bunların yanında deniz kökenli faaliyetler de önemli kaynaklardır; bunlar:

  • Ticari amaçlı balıkçılık – olta takımı ya da ağların atılması, ağlara takılan straforlar.
  • Ticari ya da serbest gemicilik (büyük kargo gemileri, yolcu gemileri, feribotlar) – bu gemilerin atık su boşaltımları ve yolculuk sırasında denize düşen yükleri.
  • Eğlence amaçlı gemicilik (balık avlamak için kullanılan küçük tekneler, yatlar, su sporları) – denize bırakılan şişe, atık su, olta, spor aletleri gibi çöpler.
  • Denizaşırı petrol ve gaz platformları – bunlardan bırakılan sondaj aletleri, borular, variller, ambalajlar.
  • Balık çiftlikleri – Bunlardan bırakılan ağ kafesler, yapı malzemeleri, yem çuvalları.

Dahası, gemilerde oluşan çöp sıklıkla denize bırakılır. Gemilerde, liman ve marinalardaki atık yönetim tesislerinin yetersizliği problemi daha da büyütür.[3]

Denizlerdeki plastik kirliliği ne boyutta?

Ellen-MacArthur Vakfı tarafından yaptırılan bir araştırmaya göre her yıl en az 8 milyon ton plastik okyanuslara karışıyor. Önümüzdeki 20 sene içerisinde plastik üretiminin iki katına çıkacağı tahmin ediliyor. Eğer önlem alınmazsa 2025 yılına kadar denizlerde bir ton plastik çöpe karşılık 3 ton balık olacak, 2050’den itibaren ise çöp miktarı balık miktarını geçecek. Bilim insanları plastik tüketimimizin aynı şekilde devam etmesi durumunda 2050 yılında denizlerde balıklardan çok plastik olacağını öne sürüyor. Her bir dakikada bir çöp kamyonu kadar plastik dünyanın su kaynaklarına karışıyor. Avrupa’da ise her yıl 100 milyar plastik poşet kullanılmakta ve bunun 8 milyarı su kaynaklarına karışmakta.[4]

Denizlerdeki çöp öbekleri belirli bir yerde kalmıyor. Bu plastikler zamanla parçalanıyor ve parçaların boyu 2 milimetreye kadar iniyor. Küçülen plastik parçacıkları akıntılar ve rüzgarlarla dünyanın bütün okyanuslarına yayılıyor. Hatta bunlar Nature Ecology and Evolution isimli bir dergide yayınlanmış olan bir rapora göre okyanusların en derin noktası olan Mariana Çukuru’nda bile birikiyor. Mariana Çukuru’nda yapılan son araştırmalar da bu açıklamayı doğruluyor. Dünyanın en ücra köşesinde yaşamakta olan küçük kabuklular bile poliklorlu bifenil ve polibromlu difenil eter gibi insanların üretimi olan yüksek oranda zehir içeren bu maddelerden kaçamıyor.

Bütün bunların üstüne Alfred Wegener Enstitüsü (AWI), Helmholtz Kutuplar ve Okyanuslar araştırma grubundan araştırmacılar da benzer bir şekilde kirlenmenin kuzey kutbunun en uzak noktalarında bile artan seviyelerde olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar 2 bin 500 metre derinlikte bulunan okyanus yüzeyini gözlemleyebilmek için elle çekilir bir kamera kullanmayı tercih ettiler. Bu derinlikte dahi ciddi miktarda bir çöp yığınına rastladılar. Arktik okyanusunun kirliliğine kuzey Avrupa ülkelerinden sürüklenen çöpler sebep oluyor. 2016 yılındaki bir araştırmaya göre plastik çöpünün Birleşik Krallık’tan Arktik okyanusunun güneyine ulaşması ortalama iki sene sürüyor. Öte yandan Arktik okyanusundaki buzların çekilmesi sonucu bölgede gemi trafiğinde de bir artış oldu. Bölgede turistik ve balıkçılık sebebiyle gemi trafiğinde bir artış var ve bu gemiler de kirliliğe sebep oluyor.

Günlük plastik çöpümüz maalesef genellikle denizin dibinde birikiyor. Deniz ve okyanusların kirletilmesinde en büyük rollerden biriniyse balıkçılık sektörü oynuyor. Okyanusta bulunan çöpler arasında plastik ağlara rastlanılması yaygın bir durum. Bu maddeler deniz canlıları için ciddi yaşamsal riskler teşkil ediyor. Ufak plastik parçaları denize girer girmez planktonlar tarafından yeniyor. Böylece plastik maddeler bu küçük organizmalar vasıtasıyla besin zincirinin tamamına yayılmış oluyor. Bu da demek oluyor ki, nihayetinde kendi attığımız plastiği kendimiz yiyoruz.[5]

Gözlerimizden ırak bu ekosistemlerde ağlar, ipler, plastik şişeler, torbalar tüm canlıların hayatını olumsuz etkiliyor. Norveç’in Sotra adasında karaya vuran bir balinayı inceleyen uzmanlar, balinanın midesinden 30 plastik torba ve çok miktarda plastik madde çıkardı. Balinanın muhtemelen plastikleri yiyecek sanarak yuttuğu düşünülüyor. Bu plastikler balinanın sindirim sistemini tıkadığı için hayvan başka bir şey yiyemeden açlıktan ölmüş.  Zira balinanın midesinde hiçbir yiyecek bulunamamış ve bağırsakları tümüyle besinden mahrum kalmış.[6]

Norveç’te balinanın midesinden çıkarılan plastikler

Bir başka araştırmada ise Kaliforniya ve Endonezya’da satılan balıkların dörtte birinde mikro plastic parçacıkları olduğunu ortaya çıkarttı. Geçtiğimiz günlerde İspanyol fotoğrafçı Francis Perez’in plastik balık ağlarına takılmış nesli tükenmekte olan bir deniz kaplumbağasını gösteren fotoğrafı doğa alanında yılın Dünya Basın Fotoğrafı ödülünü kazandı. Plastik ağlar konusunun tekrar gündeme gelmesine vesile oldu. Okyanusların sadece %4’ünün koruma altında olduğunu ve durumun her geçen gün kötüleştiğini dile getiren Perez, “20 yıldan fazla süredir dalış yapıyorum ve her geçen gün daha az balıkla karşılaşıyorum” dedi.

Perez’in ödüllü fotoğrafı

Gerçekten de dünyanın okyanuslarında petrol araştırmaları ve endüstriyel balıkçılık gibi faaliyetlerin yasaklandığı, yani koruma altında olan alan oranı çok düşük. Ancak 2016 yılında dünyanın en büyük okyanus koruma planı onaylandı. Antarktika’nın Ross Denizi için 24 ülke ve Avrupa Birliği’nin bir araya gelerek verdiği kararla, 1,5 milyon km²’lik bir alan koruma altına alınacak. Bu, Fransa, Almanya ve İspanya’nın toplam büyüklüğü kadar bir alan demek.[7]

Denizler için en büyük tehdit olan plastik kirliliğinin önemli nedenlerinden biri de ambalajlı sulardan gelen pet şişeler. Şebeke suyunu içebilsek ambalajların önemli bir kısmı hiç kullanılmayacak. Ancak şebeke suyunda gereken iyileştirmeler kamu kaynaklarından sağlanmadığı için hem tatlısu varlıklarımızı kirleten ve yok eden hem de plastik kirliliğine neden olan bu sektör varlığını sürdürüyor. Türkiye’de sadece ambalajlı su sektörü içinde damacana için 7500 ton/yıl, pet için 60.000 ton/yıl ambalaj kullanılıyor.

Akdeniz’de plastik kirliliği endişe verici boyutlarda

Bilim insanları Akdeniz’de de büyük miktarlarda plastik atık biriktiğini söylüyor. Kirlenmenin kaynakları başlıca plastik şişe, torba ve ambalaj parçaları. Akdeniz’in biyolojik zenginliği ve ekonomik önemi nedeniyle plastik kirliliği özellikle tehlikeli. Küresel okyanus alanının % 1’den azını temsil ediyor ancak ekonomik ve ekolojik açıdan önemli. Akdeniz ayrıca tüm deniz türlerinin % 4 ila % 18’ini barındırıyor. Kıyısındaki ülkeler için yoğun bir turizm ve balıkçılık geliri de sağlamakta. Dolayısıyla buradaki kirliliğin etkileri kapladığı yüz ölçümünün çok ötesinde.

Akdeniz’de balık, kuşlar, kaplumbağalar ve balinaların midelerinde plastik bulunmuş. Plastik Akdeniz’de okyanus döngüsündekine benzer bir ölçekte birikmekte. Ancak Akdeniz’deki plastik öğelerin %80’den fazlasının mikro plastik olduğu biliniyor. Bu çok küçük plastik parçaları deniz canlıları tarafından yutuluyor ve plastiklerden bağırsaklara bazı kimyasal maddeler salınıyor.[8]

Ne yapılmalı?

Plastik üreticileri bu sektörde olumlu gelişmeler yaşandığı ve geri dönüştürülebilen malzemelerle çevre dostu bir hale geldiğini ileri sürseler de temel sorun hala geçerliliğini koruyor. Sektörün bu iddialarının gerçeği yansıtmadığını insanların en temel ihtiyacı suyun ambalajlı sulardan karşılanması süreci net bir biçimde açığa çıkarıyor.

Ambalajlı su sektörü bundan 20-25 yıl kadar önce 1 ton PET hammaddesinden yaklaşık 45 bin adet PET su şişesi üretirken şimdi aynı hammaddeden yaklaşık 95 bin adet pet şu şişesi üretebildiklerini söylüyor. Ağırlık düşürme çalışmaları sayesinde kullanılan hammadde miktarı aynı kalmış olmasına karşın üretilen şişe miktarının %100’ün üzerinde artmış olması verimlilik artışı olarak ifade edilmekte. Yani pet şişe üretiminde kullanılan petrol, su ve enerji miktarının azaldığı hatta su şişelerinin ham maddesinde petrol yerine bitkisel girdilerin kullanılmaya başlanması ile çevresel kaygıların giderildiği ifade ediliyor. Ama aynı zamanda sektörün bir başka hedefi daha var. Tüm dünya nüfusunun bu sektörün müşterisi haline getirmek! İşte bu hedefle birlikte verimlilik çalışmaları düşünüldüğünde ne hammadde kullanımında ne de oluşacak pet şişe dağlarının azalışından bahsedebiliriz. Hatta ekolojik ve insani yıkımların boyutları daha da artacaktır.

İnsanların beslenmesi için gerekli tarlaların pet şişelerin hammaddesi için ekilmesi; gıda eksikliğine ve fiyatlarda artış yol açacağı gibi artan pet şişe dağları daha da büyüyecek. Hammadde verimliliğini ve pet şişe kirliliğini azaltacak en kalıcı çözüm içme ve kullanma amaçlı suyun musluklardan temin edilmesidir.  Daha az plastik üretimi ve tüketimi, plastik yerine çözülebilirliği yüksek malzemeler kullanmak, yeniden ve yeniden kullanmak, geri dönüşümü teşvik edici ve kolaylaştırıcı çalışmalar yapmak, tek kullanımlık ürünler yerine tekrar kullanılabilir ürünler üretmek gibi daha bir çok çözüm yöntemleri var ve bunların hepsini birden uygulamak gerekir. Piyasanın kaygıları değil de insani ve ekolojik kaygılar ön planda tutulduğu sürece yol almamız mümkün olacaktır.

[1] http://www.yesilist.com/bilmeniz-gereken-6-plastik-gercegi/

[2] http://www.greenpeace.org/turkey/tr/news/plastik-mikro-tanecikler-nelerdir-160815/

[3] http://www.tudav.org/index.php/tr/denizel-coepler/175-bueyuek-tehlike-plastik-coepler

[4] http://www.dw.com/tr/2050de-denizlerde-bal%C4%B1ktan-%C3%A7ok-%C3%A7%C3%B6p-olacak/a-18990598

[5] http://www.dw.com/tr/okyanuslar%C4%B1n-en-b%C3%BCy%C3%BCk-sorunu-plastik-kirlili%C4%9Fi/a-37610725

[6] http://www.denizhaber.com.tr/balinanin-midesinden-30-plastik-torba-cikti-haber-72505.htm

[7] http://www.diken.com.tr/antartika-sulari-35-yilligina-korumaya-alindi-amac-canli-turlerini-muhafaza-etmek/

[8] http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2015/04/150402_akdeniz_plastik

Dosya: Nükleer santrallerin suya etkisi

Geçtiğimiz günlerde gündemde yine nükleer kirlilik vardı. Bundan yaklaşık 6 sene önce yaşanan Fukuşima nükleer felaketinin ardından nükleer santralin reaktörlerinde inceleme yapan keşif robotlar radyasyon oranının tahmin edilenden çok daha fazla olduğu ortaya koydu. Öyle ki hasar gören 2 numaralı reaktörün muhafaza kazanın içini incelemek için gönderilen “akrep” adlı robot, 6 yıl önce eriyen çekirdek bölgesindeki yüksek seviyede radyoaktif enkaz içinde hareket ederken bozuldu. Birkaç haftadır devam eden incelemeler, robotların izlemesi planlanan rotalarda yapısal hasarların olduğu ve radyasyon seviyelerinin beklenenden fazla olduğunu gösterdi. Şubat başında başka bir robot “akrep” daha enkazı temizlemek üzere reaktöre yollanmış, ancak içeride geçirdiği iki saatin ardından her iki kamerası da yüksek radyasyon nedeniyle bozulunca araç geri dönmek zorunda kalmıştı. Araç, tahmini radyasyon oranlarına göre reaktörde 10 saat çalışabilecek radyasyon toleransına sahip olarak tasarlanmıştı. Fakat reaktörün içindeki radyasyon oranının tahmin edilenden çok daha fazla olduğu anlaşılmıştı. Sızıntının tamamen kontrol altına alınıp santralin tasfiye edilmesinin on yıllar süreceği tahmin ediliyor.

Fukuşima daha önceden de tüm dünyanın okyanuslarını ve denizlerini kirletmeye devam ediyor olmasıyla gündeme gelmişti. Hatırlayacak olursak 2011 yılında “Büyük Doğu Japonya Depremi” yaşanmış, on binlerce insan ölmüş ve dünyadaki en büyük nükleer felaketin başlamasına neden olan bir tsunami yaşanmıştı. Aradan geçen altı sene sonra bugün, çevresel kirlenme ve sürmekte olan acı nükleer felaketle ortaya çıkan krizin boyutunun büyüklüğünü gözler önüne sermeye devam ediyor.

Şekil 1: National Oceanic and Atmospheric Administration (Ulusal okyanus ve atmosfer dairesi)

Fukuşima’daki nükleer sızıntının Pasifik Okyanusu’nda yayılmasını gösteren harita

Tabi dünyada sadece Fukuşima’da nükleer felaket yaşanmadı. 1986’da Ukrayna’da yaşana Çernobil nükleer kazası 20. yy’a damgasını vuran olaylardan biriydi. Sadece Ukrayna’da değil Belarus ve Rusya’da bile Çernobil’den etkilenen bölgelerde hala radyasyonun olduğu biliniyor. Felaketin ardından 1990 ile 2000 yılları arasında Belarus’da kanser oranı %40 arttı. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre, sadece Belarus’un Çernobil yakınındaki Gomel bölgesinde yaşayan 50,000’in üzerinde çocuk tiroid kanserine yakalandı. Kürtajlar, erken doğumlar ve ölü doğan bebek oranları çarpıcı şekilde arttı. Reaktörün yakınında yaşayan 350,000 insan evlerini sonsuza kadar terk etti. Türkiye de Çernobil’den yayılan radyasyondan etkilenen ülkeler arasındaydı. Her ne kadar dönemin hükümetleri bunu reddetmiş olsa da Türk Tabipleri Birliği’nin yaptığı bir araştırmaya göre Karadeniz Bölgesi’nde bulunan Hopa’da ölümlerin %47,9’unun kansere bağlı olduğu kanıtlanmıştı.

Çernobil faciası tarihin en büyük nükleer felaketi olarak bilinse de Fukuşima’nın yıllar geçtikçe ortaya çıkan sonuçları Çernobil’i giderek geride bırakıyor. Fukuşima’nın çevresindeki radyoaktif atıklar 16 kilometre mesafelik bir alanı kapsıyor. 2015 yılı Eylül ayında 1 metreküplük 9.16 milyon atık torbası dev bir alanda depolandı. Fakat bu torbaların dayanıklılığı sadece 3 sene ve daha kalıcı çözümler henüz bulunabilmiş değil.

Ancak mesele bununla da bitmiyor. Yaşanan nükleer kazalar ne sadece yaşanan bölgenin insanlarının ne de sadece günümüzün insanlarını ve canlılarını ilgilendiriyor. Tüm dünyayı ve geleceği de ilgilendiriyor. Fukuşima’daki nükleer santralden hala Pasifik Okyanusu’na radyoaktif atıklar sızıp Pasifik Okyanusu’nu kirletmeye devam ediyor. Okyanusun iki yakasından alınan örneklerden anlaşıldığı üzere şimdiye kadar 760 bin tondan fazla radyoaktif madde suya karıştı. Günde 300 ton radyoaktif maddenin 4 sene boyunca suya karışmaya devam edeceği de biliniyor. Dolayısıyla Fukuşima felaketinin kontrol altına alındığı söylemek pek doğru olmaz. Japonların daha on yıllar boyunca bu kirlilikle uğraşacağı ve trilyonlarca yeni bu uğurda harcamaya devam etmesi gerekecek.

Mesele sadece denizin kirlenmesi de değil. Kara toprağı ve kıyılara yakın yerlerde deniz dibinde biriken sedimentler de kirlilik taşıyor. Zarar görmüş reaktörlerden gelen radyoaktivitenin %80’i okyanusa karışıyor. Bu da Fukuşima’daki radyoaktivitenin Çernobil ve Three Mile Adası’nda yaşanan felaketin ulaştığından çok daha büyük mesafeleri aştığını gösteriyor.

Radyoaktif maddenin küçük bir bölümü deniz tabanında birikirken, geriye kalanın Körfez akımının Batı Pasifik versiyonu olan Kuroshio akımıyla taşındığı ve Kuzey Pasifik’e vardığı biliniyor. Doğu Pasifik’te  (British Columbia ve Kaliforniya) sadece 2015’ten bu yana görülen iki Sezyum izotopu da Fukuşima’dan kaynaklanıyor. Bu arada 28 derecede eriyen ve doğada ender rastlanılan bir element olan Sezyum’un izotopu doğada 30 yıl süreyle radyoaktivitesini kaybetmiyor. Reaktör çekirdeğinin erimesiyle açığa çıkan Americum izotopu 5400, uranyum 238’den açığa çıkan plütonyum izotopu ise 24 bin yıl radyoaktif kalıyor.

Nükleer santraller sadece risk değil, kirlilik de oluşturuyor. Nükleer santrallerde ortaya çıkan enerjinin meydana getirdiği yüksek sıcaklıkla baş etmek için suyla soğutma yöntemleri izlenir. Nitekim pek çok nükleer santral suyun bol olduğu deniz kıyılarına kuruludur. Soğutma için denizden çekilen suyun sıcaklık derecesi kullanım sonrası çok yüksek derecelere çıkar. Bu sıcak su çoğu durumda maalesef doğrudan denizlere geri verilir. Suda termal kirlilik dediğimiz bir çevre felaketi yaşanırken, su canlıları ve ekosistemleri zarar görür. Üstelik nükleer santraller soğutma suyu olarak kullandıkları suyu sadece termal değil uranyum, sezyum gibi radyoaktif maddelerle de kirletir.

Türkiye’de nükleer enerji

Nükleer enerji Türkiye’nin gündeminde yaklaşık yarım asırdır var. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’na göre Türkiye’de elektrik enerjisi arz ve talep projeksiyonlarına bağlı olarak, 2025 yılına kadar, nükleer enerji santrallerinin, elektrik enerjisi üretimi içerisindeki payının en az %5 seviyesine ulaşması hedefleniyor. Bakanlığa göre Türkiye bu doğrultuda artan elektrik talebini karşılamak ve ithalat bağımlılığından kaynaklı riskleri azaltmak üzere 2023 yılına kadar 2 nükleer güç santralinin devreye alınması ve 3. santralın inşasına başlanması planlanılıyor.

10 Ekim 2016’da Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi, Akkuyu Nükleer Santrali’nin 1/50 Bin Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda yer alması kararını merkezi idareye bırakan komisyon kararını oy çokluğuyla onayladı. Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti 27 Aralık 2010 tarihi itibariyle yürürlüğe giren projenin 2022 yılında tamamlanması öngörülüyor. Santralin işletme ömrü ise 60 yıl olacak.

Türkiye ve Japonya ortaklığı ile kurulması planlanan diğer bir nükleer santrali ise Sinop Nükleer Santrali olarak planlanıyor. Tesis, Sinop’un İnceburun Yarımadası’nda kurulması planlanıyor. Santral, Türkiye, Japonya ve Fransa tarafından işletilecek. Toplam kapasite 4480 MW olarak planlanmış. Santralin 2017 yılında inşaatına başlanması planlanıyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun Ekim 2015 tarihinde Türkiye’de yapılacak üçüncü nükleer santral için Kırklareli’nin İğneada bölgesinin planlandığını söyledi. Ancak bu projeyle ilgili bilgiler henüz birkaç bakanın açıklamasından öteye taşınmış durumda değil.

Nükleer sevdasından derhal vazgeçilmeli

Kısacası kararlı bir mücadele ağı kurulmazsa Türkiye’yi bekleyen gelecek karanlık. Hele nükleer enerjiye bulaştıktan sonra geri dönmek çok daha büyük bir zorluk. Nükleerin yıkıcı etkisi sınır, ülke, ileri teknoloji tanımıyor. Mevcut durumda nükleer enerji santrallerinin Türkiye’nin her geçen gün artan emniyet ve güvenlik riskleriyle başarısızca boğuştuğunu bilirken, nükleer atıkların nasıl depolanacağı, nasıl taşınacağı bir muamma. Nükleer riskler sıfırlanamaz. Nükleer zararların sosyal, ekolojik, toplumsal ve ekonomik sorumluluğu dünyada hiçbir devletin, uluslararası oluşumun ve şirketin alabileceği düzeyde değil. Ancak kaza riskinin ötesinde özellikle su varlıklarımızda rutin olarak termal kirliliğe ve madde kirliliğine neden olacak bu enerji sektörünün bu ülkeye hiç girmemesi gerekiyor.

Su Hakkı Kampanyası

Kaynaklar

http://www.demokrathaber.org/dunya/fukusimada-nukleer-temizlik-yapan-akrep-bozuldu-h79901.html

http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/asia/japan/12189613/Fukushima-nuclear-plant-will-leak-radioactive-water-for-four-more-years.html

http://www.pbs.org/newshour/updates/fukushima-radiation-continues-to-leak-into-the-pacific-ocean/

http://www.nukleersiz.org/metin/cernobil

Green Peace “Nükleer İzler: Çernobil ve Fukuşima’nın Süregelen Mirası” Raporu

Çevre Felaketleri: Denizlerdeki petrol sızıntısı

13 Ocak Cuma günü sabah saatlerinde önce Poliport Limanı ve daha sonra İzmit Körfezi’nde 28 bölgede ortaya çıkan deniz kirliliği, tüm körfez deniz hayatını tehdit eder boyuta ulaştı. Devamı...

2016 Dosyası-2: Su hakkı mücadeleleri ve kazanımları

Kuzey Dakota’da su mücadelesi

Geçen hafta yayınladığımız bir dosya ile 2016 yılının iklim ve su panoramasını sizlerle paylaşmıştık. Bu hafta ise bir başka dosyayı paylaşıyoruz. Geçtiğimiz 2016 yılı su krizlerinin yanı sıra su hakkı mücadeleleri açısından da oldukça hareketli bir yıl oldu. Gerek iklim değişikliği, gerekse iklim değişikliğini daha beter hale getiren yönetimsel sorunlar sayesinde dünyanın pek çok yerinde kentsel su hizmetleri konusunda krizler yaşandı. Kentlerde yaşanan bu krizler suya sadece fiziksel erişimde kısıntılara neden olmadı, aynı zamanda ekonomik erişimi de engelledi. İnsanlar en temel hakları olan suya erişimde sıkıntılar yaşadı. Bu hak ihlaline karşı mücadeleler bazı yerlerde yeni başlarken, bazı yerlerde daha bütüncül ve evrensel hak mücadelelerine doğru evriliyor. Bu dosyada, 2016’da öne çıkan, daha önceden başlamış olup devam eden ve hukuksal kazanımlara dönüşmüş olan bazı su hakkı mücadelelerini ele alacağız. 2017 yılının bir mücadele yılı olması dileklerimizle… Devamı...

2016 Dosyası-1: İklimin ve suyun panoraması

2016 yılının iklim ve suya dair haberlerini derlemeye çalıştık. Görüldüğü gibi 2016 yılı sadece ekonomik kriz, savaş ve çatışmalar ile hatırlanacak bir yıl değil. Aynı zamanda ekolojik krizin de derinleştiği bir yıl oldu.  Ama 2016 iklim ve suyun panoramasında başka gelişmeler de yaşandı. Dünyanın her bir yanında bu gidişata karşı direnen, mücadele eden ve birbirleri ile dayanışan hareketler de vardı. Önümüzdeki hafta 2016 yılında verilen bu mücadelelerin haberlerini derlediğimiz bir yazıyı da sizlerle paylaşacağız.  Su Hakkı Kampanyası olarak bu hareketlerden ilham alarak yeni yılın barış dolu bir yıl olmasını diliyoruz. Devamı...

Dosya: Kuzey Dakota’da direniş

dakotaDakota Petrol Boru Hattı projesi Kuzey Dakota’nın Bakken bölgesinden el de edilen ham petrolü Güney Dakota ve Iowa eyaletlerinden geçirerek Illinois’e taşıyacak. 4 eyalette 50 ilden geçecek olan boru hattının uzunluğu 1886 km uzunluğunda olacak. Energy Transfer Partners şirketi tarafından gerçekleştirilmekte olan Boru hattı boyunca 400 metre genişliğinde tampon bölge de olacak. Boru yaklaşık olarak toprağın bir metre altında olacak. Kuzey Dakota’da çıkarılan petrol böylece güney eyaletlere iletilecek ve orada mevcut boru hatlarıyla ihracat yapılan Meksika Körfezi’ne taşınabilecek. Boru hattı günde yaklaşık 500.000 varil petrol taşıyacak. Kuzey Dakota eyaletinde Missouri Irmağı’nın üzerinden de geçecek. Bunun sadece toprağın değil, suyun da kirlenmesine yol açacağı kesin. Ayrıca proje hattında bulunan önemli kültürel ve tarihi değerler de tehlikeye atılacak.  Boru hattı başta Standing Rocks olmak üzere yerli halklara ait birçok toprak üzerinden ve kutsal kabul ettikleri sulardan ve mezarlıklardan geçiyor. Şirket ayrıca Eylül ayının sonuna doğru önemli bir Sioux yapımı eşyaların bulunduğu toprağı satın almış ve bu kültür varlıklarına zarar vermişti. İşte tüm bu nedenlerle Kuzey Dakota’da bu mega projeye karşı ciddi bir mücadele var. Devamı...

Desalinasyon susuz kentlere çare mi?

desalinasyon-1280İçme suyu temininde uygulanagelen yöntemler hakkındaki tartışma dizimizin ikinci yazısını Akgün İlhan kaleme aldı. İlhan bu makalesinde desalinasyon teknolojisinin etkilerini irdeliyor ve içme suyu elde etmek için kullanılabilecek bir alternatif olmadığını ortaya koyuyor. Deniz suyunda bulunan tuzu, mineralleri ve diğer yabancı maddeleri gidererek; içme, sulama, kullanma amaçlarıyla saf su elde edilmesine desalinasyon deniliyor. Ancak desalinasyon su arzını artırıcı teknolojilerin başında gelen bir yöntem ve enerji, çevre ve toplumsal maliyetleri yüksek bir teknoloji. Gerçek çözüm su arzını sorgusuz sualsiz artırmaktan değil, bunun yerine mevcut tatlısu varlıklarını tasarruflu ve verimli kullanmaktan geçiyor.   Devamı...

Yine Damacana Skandalı: Halk Sağlığı Kurumu Damacana Sularda Kirlilik Tespit Etti

bakanliktan-damacana-derdine-care-3838994_oSu Hakkı Kampanyası olarak Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’na ulaşarak; basına yansıyan damacana sularda kirlilik haberlerine dair kaynağından bilgi almak istedik. Kurumun çay ocağına kadar ulaştıksa da, konu hakkında bilgi verebilecek bir yetkiliye ulaşmak mümkün olmadı!
Bu sebeple, basına yansıyan haberleri, içerdikleri kimi çelişkilerle birlikte, sizlerle olduğu gibi paylaşıyoruz. Halk Sağlığı Kurumu’ndan bir yanıt almamız durumunda, veriler düzeltilecektir. Devamı...

Kaliforniya’nın en kurak bölgelerinin suyu şişelerle dünyaya satılıyor

aquafinaKaliforniya’daki 4 büyük ambalajlı su şirketi, eyaletin en kurak bölgelerinin suyunu kullanıyor. Ambalajlı su sektörü, gıda ve içecek sektörü için kullanılan suyun az bir kısmından sorumlu fakat yine de şunu sormalıyız: Niçin kuraklığa sürüklenen Kaliforniya’nın suyunu içiyoruz? Devamı...

Kurşun yarasına yara bandı: Susuz kent Detroit’e şişe suyu yardımı

Detroit-1Detroit Su ve Kanalizasyon İdaresi, 80 binden borçlu fazla hane ve işyerinin faturaları ödemedikleri taktirde sularının kesileceğini duyurdu. Detroit’in %40’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyorken bu faturaların ödenebilmesi pek çok hane için imkansız. Bu yüzden Birleşmiş Milletler (BM), Detroit’teki su kesintilerini bir insan hakları ihlali olarak tanımlıyor ve temel hizmetlerin bir an önce yeniden sağlanması konusunda çağrı yapıyor. Devamı...

Sonraki sayfa »