Dosya: Nükleer santrallerin suya etkisi

Geçtiğimiz günlerde gündemde yine nükleer kirlilik vardı. Bundan yaklaşık 6 sene önce yaşanan Fukuşima nükleer felaketinin ardından nükleer santralin reaktörlerinde inceleme yapan keşif robotlar radyasyon oranının tahmin edilenden çok daha fazla olduğu ortaya koydu. Öyle ki hasar gören 2 numaralı reaktörün muhafaza kazanın içini incelemek için gönderilen “akrep” adlı robot, 6 yıl önce eriyen çekirdek bölgesindeki yüksek seviyede radyoaktif enkaz içinde hareket ederken bozuldu. Birkaç haftadır devam eden incelemeler, robotların izlemesi planlanan rotalarda yapısal hasarların olduğu ve radyasyon seviyelerinin beklenenden fazla olduğunu gösterdi. Şubat başında başka bir robot “akrep” daha enkazı temizlemek üzere reaktöre yollanmış, ancak içeride geçirdiği iki saatin ardından her iki kamerası da yüksek radyasyon nedeniyle bozulunca araç geri dönmek zorunda kalmıştı. Araç, tahmini radyasyon oranlarına göre reaktörde 10 saat çalışabilecek radyasyon toleransına sahip olarak tasarlanmıştı. Fakat reaktörün içindeki radyasyon oranının tahmin edilenden çok daha fazla olduğu anlaşılmıştı. Sızıntının tamamen kontrol altına alınıp santralin tasfiye edilmesinin on yıllar süreceği tahmin ediliyor.

Fukuşima daha önceden de tüm dünyanın okyanuslarını ve denizlerini kirletmeye devam ediyor olmasıyla gündeme gelmişti. Hatırlayacak olursak 2011 yılında “Büyük Doğu Japonya Depremi” yaşanmış, on binlerce insan ölmüş ve dünyadaki en büyük nükleer felaketin başlamasına neden olan bir tsunami yaşanmıştı. Aradan geçen altı sene sonra bugün, çevresel kirlenme ve sürmekte olan acı nükleer felaketle ortaya çıkan krizin boyutunun büyüklüğünü gözler önüne sermeye devam ediyor.

Şekil 1: National Oceanic and Atmospheric Administration (Ulusal okyanus ve atmosfer dairesi)

Fukuşima’daki nükleer sızıntının Pasifik Okyanusu’nda yayılmasını gösteren harita

Tabi dünyada sadece Fukuşima’da nükleer felaket yaşanmadı. 1986’da Ukrayna’da yaşana Çernobil nükleer kazası 20. yy’a damgasını vuran olaylardan biriydi. Sadece Ukrayna’da değil Belarus ve Rusya’da bile Çernobil’den etkilenen bölgelerde hala radyasyonun olduğu biliniyor. Felaketin ardından 1990 ile 2000 yılları arasında Belarus’da kanser oranı %40 arttı. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre, sadece Belarus’un Çernobil yakınındaki Gomel bölgesinde yaşayan 50,000’in üzerinde çocuk tiroid kanserine yakalandı. Kürtajlar, erken doğumlar ve ölü doğan bebek oranları çarpıcı şekilde arttı. Reaktörün yakınında yaşayan 350,000 insan evlerini sonsuza kadar terk etti. Türkiye de Çernobil’den yayılan radyasyondan etkilenen ülkeler arasındaydı. Her ne kadar dönemin hükümetleri bunu reddetmiş olsa da Türk Tabipleri Birliği’nin yaptığı bir araştırmaya göre Karadeniz Bölgesi’nde bulunan Hopa’da ölümlerin %47,9’unun kansere bağlı olduğu kanıtlanmıştı.

Çernobil faciası tarihin en büyük nükleer felaketi olarak bilinse de Fukuşima’nın yıllar geçtikçe ortaya çıkan sonuçları Çernobil’i giderek geride bırakıyor. Fukuşima’nın çevresindeki radyoaktif atıklar 16 kilometre mesafelik bir alanı kapsıyor. 2015 yılı Eylül ayında 1 metreküplük 9.16 milyon atık torbası dev bir alanda depolandı. Fakat bu torbaların dayanıklılığı sadece 3 sene ve daha kalıcı çözümler henüz bulunabilmiş değil.

Ancak mesele bununla da bitmiyor. Yaşanan nükleer kazalar ne sadece yaşanan bölgenin insanlarının ne de sadece günümüzün insanlarını ve canlılarını ilgilendiriyor. Tüm dünyayı ve geleceği de ilgilendiriyor. Fukuşima’daki nükleer santralden hala Pasifik Okyanusu’na radyoaktif atıklar sızıp Pasifik Okyanusu’nu kirletmeye devam ediyor. Okyanusun iki yakasından alınan örneklerden anlaşıldığı üzere şimdiye kadar 760 bin tondan fazla radyoaktif madde suya karıştı. Günde 300 ton radyoaktif maddenin 4 sene boyunca suya karışmaya devam edeceği de biliniyor. Dolayısıyla Fukuşima felaketinin kontrol altına alındığı söylemek pek doğru olmaz. Japonların daha on yıllar boyunca bu kirlilikle uğraşacağı ve trilyonlarca yeni bu uğurda harcamaya devam etmesi gerekecek.

Mesele sadece denizin kirlenmesi de değil. Kara toprağı ve kıyılara yakın yerlerde deniz dibinde biriken sedimentler de kirlilik taşıyor. Zarar görmüş reaktörlerden gelen radyoaktivitenin %80’i okyanusa karışıyor. Bu da Fukuşima’daki radyoaktivitenin Çernobil ve Three Mile Adası’nda yaşanan felaketin ulaştığından çok daha büyük mesafeleri aştığını gösteriyor.

Radyoaktif maddenin küçük bir bölümü deniz tabanında birikirken, geriye kalanın Körfez akımının Batı Pasifik versiyonu olan Kuroshio akımıyla taşındığı ve Kuzey Pasifik’e vardığı biliniyor. Doğu Pasifik’te  (British Columbia ve Kaliforniya) sadece 2015’ten bu yana görülen iki Sezyum izotopu da Fukuşima’dan kaynaklanıyor. Bu arada 28 derecede eriyen ve doğada ender rastlanılan bir element olan Sezyum’un izotopu doğada 30 yıl süreyle radyoaktivitesini kaybetmiyor. Reaktör çekirdeğinin erimesiyle açığa çıkan Americum izotopu 5400, uranyum 238’den açığa çıkan plütonyum izotopu ise 24 bin yıl radyoaktif kalıyor.

Nükleer santraller sadece risk değil, kirlilik de oluşturuyor. Nükleer santrallerde ortaya çıkan enerjinin meydana getirdiği yüksek sıcaklıkla baş etmek için suyla soğutma yöntemleri izlenir. Nitekim pek çok nükleer santral suyun bol olduğu deniz kıyılarına kuruludur. Soğutma için denizden çekilen suyun sıcaklık derecesi kullanım sonrası çok yüksek derecelere çıkar. Bu sıcak su çoğu durumda maalesef doğrudan denizlere geri verilir. Suda termal kirlilik dediğimiz bir çevre felaketi yaşanırken, su canlıları ve ekosistemleri zarar görür. Üstelik nükleer santraller soğutma suyu olarak kullandıkları suyu sadece termal değil uranyum, sezyum gibi radyoaktif maddelerle de kirletir.

Türkiye’de nükleer enerji

Nükleer enerji Türkiye’nin gündeminde yaklaşık yarım asırdır var. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’na göre Türkiye’de elektrik enerjisi arz ve talep projeksiyonlarına bağlı olarak, 2025 yılına kadar, nükleer enerji santrallerinin, elektrik enerjisi üretimi içerisindeki payının en az %5 seviyesine ulaşması hedefleniyor. Bakanlığa göre Türkiye bu doğrultuda artan elektrik talebini karşılamak ve ithalat bağımlılığından kaynaklı riskleri azaltmak üzere 2023 yılına kadar 2 nükleer güç santralinin devreye alınması ve 3. santralın inşasına başlanması planlanılıyor.

10 Ekim 2016’da Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi, Akkuyu Nükleer Santrali’nin 1/50 Bin Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda yer alması kararını merkezi idareye bırakan komisyon kararını oy çokluğuyla onayladı. Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti 27 Aralık 2010 tarihi itibariyle yürürlüğe giren projenin 2022 yılında tamamlanması öngörülüyor. Santralin işletme ömrü ise 60 yıl olacak.

Türkiye ve Japonya ortaklığı ile kurulması planlanan diğer bir nükleer santrali ise Sinop Nükleer Santrali olarak planlanıyor. Tesis, Sinop’un İnceburun Yarımadası’nda kurulması planlanıyor. Santral, Türkiye, Japonya ve Fransa tarafından işletilecek. Toplam kapasite 4480 MW olarak planlanmış. Santralin 2017 yılında inşaatına başlanması planlanıyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun Ekim 2015 tarihinde Türkiye’de yapılacak üçüncü nükleer santral için Kırklareli’nin İğneada bölgesinin planlandığını söyledi. Ancak bu projeyle ilgili bilgiler henüz birkaç bakanın açıklamasından öteye taşınmış durumda değil.

Nükleer sevdasından derhal vazgeçilmeli

Kısacası kararlı bir mücadele ağı kurulmazsa Türkiye’yi bekleyen gelecek karanlık. Hele nükleer enerjiye bulaştıktan sonra geri dönmek çok daha büyük bir zorluk. Nükleerin yıkıcı etkisi sınır, ülke, ileri teknoloji tanımıyor. Mevcut durumda nükleer enerji santrallerinin Türkiye’nin her geçen gün artan emniyet ve güvenlik riskleriyle başarısızca boğuştuğunu bilirken, nükleer atıkların nasıl depolanacağı, nasıl taşınacağı bir muamma. Nükleer riskler sıfırlanamaz. Nükleer zararların sosyal, ekolojik, toplumsal ve ekonomik sorumluluğu dünyada hiçbir devletin, uluslararası oluşumun ve şirketin alabileceği düzeyde değil. Ancak kaza riskinin ötesinde özellikle su varlıklarımızda rutin olarak termal kirliliğe ve madde kirliliğine neden olacak bu enerji sektörünün bu ülkeye hiç girmemesi gerekiyor.

Su Hakkı Kampanyası

Kaynaklar

http://www.demokrathaber.org/dunya/fukusimada-nukleer-temizlik-yapan-akrep-bozuldu-h79901.html

http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/asia/japan/12189613/Fukushima-nuclear-plant-will-leak-radioactive-water-for-four-more-years.html

http://www.pbs.org/newshour/updates/fukushima-radiation-continues-to-leak-into-the-pacific-ocean/

http://www.nukleersiz.org/metin/cernobil

Green Peace “Nükleer İzler: Çernobil ve Fukuşima’nın Süregelen Mirası” Raporu

Çevre Felaketleri: Denizlerdeki petrol sızıntısı

13 Ocak Cuma günü sabah saatlerinde önce Poliport Limanı ve daha sonra İzmit Körfezi’nde 28 bölgede ortaya çıkan deniz kirliliği, tüm körfez deniz hayatını tehdit eder boyuta ulaştı. Devamı...

2016 Dosyası-2: Su hakkı mücadeleleri ve kazanımları

Kuzey Dakota’da su mücadelesi

Geçen hafta yayınladığımız bir dosya ile 2016 yılının iklim ve su panoramasını sizlerle paylaşmıştık. Bu hafta ise bir başka dosyayı paylaşıyoruz. Geçtiğimiz 2016 yılı su krizlerinin yanı sıra su hakkı mücadeleleri açısından da oldukça hareketli bir yıl oldu. Gerek iklim değişikliği, gerekse iklim değişikliğini daha beter hale getiren yönetimsel sorunlar sayesinde dünyanın pek çok yerinde kentsel su hizmetleri konusunda krizler yaşandı. Kentlerde yaşanan bu krizler suya sadece fiziksel erişimde kısıntılara neden olmadı, aynı zamanda ekonomik erişimi de engelledi. İnsanlar en temel hakları olan suya erişimde sıkıntılar yaşadı. Bu hak ihlaline karşı mücadeleler bazı yerlerde yeni başlarken, bazı yerlerde daha bütüncül ve evrensel hak mücadelelerine doğru evriliyor. Bu dosyada, 2016’da öne çıkan, daha önceden başlamış olup devam eden ve hukuksal kazanımlara dönüşmüş olan bazı su hakkı mücadelelerini ele alacağız. 2017 yılının bir mücadele yılı olması dileklerimizle… Devamı...

2016 Dosyası-1: İklimin ve suyun panoraması

2016 yılının iklim ve suya dair haberlerini derlemeye çalıştık. Görüldüğü gibi 2016 yılı sadece ekonomik kriz, savaş ve çatışmalar ile hatırlanacak bir yıl değil. Aynı zamanda ekolojik krizin de derinleştiği bir yıl oldu.  Ama 2016 iklim ve suyun panoramasında başka gelişmeler de yaşandı. Dünyanın her bir yanında bu gidişata karşı direnen, mücadele eden ve birbirleri ile dayanışan hareketler de vardı. Önümüzdeki hafta 2016 yılında verilen bu mücadelelerin haberlerini derlediğimiz bir yazıyı da sizlerle paylaşacağız.  Su Hakkı Kampanyası olarak bu hareketlerden ilham alarak yeni yılın barış dolu bir yıl olmasını diliyoruz. Devamı...

Dosya: Kuzey Dakota’da direniş

dakotaDakota Petrol Boru Hattı projesi Kuzey Dakota’nın Bakken bölgesinden el de edilen ham petrolü Güney Dakota ve Iowa eyaletlerinden geçirerek Illinois’e taşıyacak. 4 eyalette 50 ilden geçecek olan boru hattının uzunluğu 1886 km uzunluğunda olacak. Energy Transfer Partners şirketi tarafından gerçekleştirilmekte olan Boru hattı boyunca 400 metre genişliğinde tampon bölge de olacak. Boru yaklaşık olarak toprağın bir metre altında olacak. Kuzey Dakota’da çıkarılan petrol böylece güney eyaletlere iletilecek ve orada mevcut boru hatlarıyla ihracat yapılan Meksika Körfezi’ne taşınabilecek. Boru hattı günde yaklaşık 500.000 varil petrol taşıyacak. Kuzey Dakota eyaletinde Missouri Irmağı’nın üzerinden de geçecek. Bunun sadece toprağın değil, suyun da kirlenmesine yol açacağı kesin. Ayrıca proje hattında bulunan önemli kültürel ve tarihi değerler de tehlikeye atılacak.  Boru hattı başta Standing Rocks olmak üzere yerli halklara ait birçok toprak üzerinden ve kutsal kabul ettikleri sulardan ve mezarlıklardan geçiyor. Şirket ayrıca Eylül ayının sonuna doğru önemli bir Sioux yapımı eşyaların bulunduğu toprağı satın almış ve bu kültür varlıklarına zarar vermişti. İşte tüm bu nedenlerle Kuzey Dakota’da bu mega projeye karşı ciddi bir mücadele var. Devamı...

Desalinasyon susuz kentlere çare mi?

desalinasyon-1280İçme suyu temininde uygulanagelen yöntemler hakkındaki tartışma dizimizin ikinci yazısını Akgün İlhan kaleme aldı. İlhan bu makalesinde desalinasyon teknolojisinin etkilerini irdeliyor ve içme suyu elde etmek için kullanılabilecek bir alternatif olmadığını ortaya koyuyor. Deniz suyunda bulunan tuzu, mineralleri ve diğer yabancı maddeleri gidererek; içme, sulama, kullanma amaçlarıyla saf su elde edilmesine desalinasyon deniliyor. Ancak desalinasyon su arzını artırıcı teknolojilerin başında gelen bir yöntem ve enerji, çevre ve toplumsal maliyetleri yüksek bir teknoloji. Gerçek çözüm su arzını sorgusuz sualsiz artırmaktan değil, bunun yerine mevcut tatlısu varlıklarını tasarruflu ve verimli kullanmaktan geçiyor.   Devamı...

Yine Damacana Skandalı: Halk Sağlığı Kurumu Damacana Sularda Kirlilik Tespit Etti

bakanliktan-damacana-derdine-care-3838994_oSu Hakkı Kampanyası olarak Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’na ulaşarak; basına yansıyan damacana sularda kirlilik haberlerine dair kaynağından bilgi almak istedik. Kurumun çay ocağına kadar ulaştıksa da, konu hakkında bilgi verebilecek bir yetkiliye ulaşmak mümkün olmadı!
Bu sebeple, basına yansıyan haberleri, içerdikleri kimi çelişkilerle birlikte, sizlerle olduğu gibi paylaşıyoruz. Halk Sağlığı Kurumu’ndan bir yanıt almamız durumunda, veriler düzeltilecektir. Devamı...

Kaliforniya’nın en kurak bölgelerinin suyu şişelerle dünyaya satılıyor

aquafinaKaliforniya’daki 4 büyük ambalajlı su şirketi, eyaletin en kurak bölgelerinin suyunu kullanıyor. Ambalajlı su sektörü, gıda ve içecek sektörü için kullanılan suyun az bir kısmından sorumlu fakat yine de şunu sormalıyız: Niçin kuraklığa sürüklenen Kaliforniya’nın suyunu içiyoruz? Devamı...

Kurşun yarasına yara bandı: Susuz kent Detroit’e şişe suyu yardımı

Detroit-1Detroit Su ve Kanalizasyon İdaresi, 80 binden borçlu fazla hane ve işyerinin faturaları ödemedikleri taktirde sularının kesileceğini duyurdu. Detroit’in %40’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyorken bu faturaların ödenebilmesi pek çok hane için imkansız. Bu yüzden Birleşmiş Milletler (BM), Detroit’teki su kesintilerini bir insan hakları ihlali olarak tanımlıyor ve temel hizmetlerin bir an önce yeniden sağlanması konusunda çağrı yapıyor. Devamı...

“Su Kanunu Tasarısı” Eleştirisi ve Alternatif Su Kanunu Tasarısı

alternatif-su-kanunu-tasarisi-300

İçindekiler:

Giriş

Su hakkı ve su varlığının korunması için hukuki dayanaklar – Tolga Şirin

• Su Kanunu Tasarısı Değerlendirme ve Öneriler

Birinci Bölüm

İkinci Bölüm

Üçüncü Bölüm

Dördüncü Bölüm

Beşinci Bölüm

Su Hakkı Kampanyası’nın önerdiği “Alternatif Su Kanunu Tasarısı”

Giriş

Su Hakkı Kampanyası, bu çalışmayla 2012 yılında gündeme gelen “Su Kanunu Tasarısı” hukuksal metnin eleştirisini, tüm insan ve canlıların suya erişim hakkının ve su varlıklarının korunarak gelecek nesillere aktarılması gerekliliğinden yola çıkarak yapıyor. İncelediğimiz Tasarı’da 2012’den bu yana bir takım değişiklikler yapılmış olması muhtemeldir. Ancak bunlar kamuoyuyla paylaşılmadığı için ele aldığımız konular 2012 senesinde paylaşılan metinle sınırlıdır. Ayrıca Su Hakkı Kampanyası tarafından hazırlanan Su Kanunu Tasarısı eleştirisi, Ekolojik Anayasa çalışmasından bağımsız değildir ve onun su mecrasındaki daha detaylı bir incelemesi olarak kabul edilmelidir.

Su varlıkları, su hakkı ve suyun yönetimi, sadece Türkiye’yi değil tüm dünyayı ilgilendiren su meselesinin sacayaklarıdır. Su Hakkı Kampanyası, yaptığı çalışma ile Su Kanunu Tasarısı’nda da bulunması gereken bu üç sacayağını incelemiştir. İlk olarak su varlıklarına bakarsak, 1950’lerden bu yana rekabetçi piyasa ekonomisinin küreselleşmesine bağlı olarak ivme kazanan sanayi, endüstriyel tarım ve hizmet faaliyetleri, artan dünya nüfusu ve bu nüfusun büyüyen bir oranda kentlileşmesi, yoğun su ve enerji tüketmeye dayalı yaşam biçimlerinin yaygınlaşması gibi nedenlerle muazzam bir taarruz altında olduğunu görürüz. Sayılarla ifade edecek olursak, Türkiye’deki sulak alanların yarısı son kırk yıl içinde ortadan kalkmıştır. Bu, Marmara Denizi büyüklüğünde bir alana denk düşmektedir. Daha da kötüsü, bu, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Türkiye’deki yeraltı sularının üçte birinin bulunduğu Konya Ovası gibi yoğun tarım faaliyetlerinin gerçekleştirildiği bölgelerde yeraltı su seviyesi on metrelerce derine inmiş, çapı 20 metreyi bulan obruklar ortaya çıkmıştır. Su varlıkları hızla kirlenmekte, Ergene Nehri gibi onlarcasından sudan çok zehir akmakta, deniz ve göller foseptik çukuru vazifesi görmektedir. Yeraltı sularını çeken ve kullandıktan sonra atık suyu arıtmadan tekrar yeraltına veren endüstriyel şirketler, yaşamın garantisi olan yeraltı sularını kirletmektedir. Ayrıca iklim değişikliğinden en fazla etkilenen Akdeniz Çanağı’nda yer alan Türkiye’de düzensiz yağışlar ve kuraklık, su meselesinin boyutlarını büyütmektedir. Tüm bunlar su varlıklarının koruma değil, kullanma eksenli ele alındığının ispatıdır.

İncelediğimiz Su Kanunu Tasarısı’nda da mevcut kullanmacı anlayış hâkimdir. Örneğin madde 2(c) asgari su akışı ile ilgili olup şöyle demektedir: “Bir akarsu kesitinde ekolojik ihtiyaçlar ile su kullanımlarının sürdürülebilirliğini sağlamak üzere bulunması gereken ve her su kaynağı için ilmi çalışmalarla belirlenmiş en az su debisi”. Oysa su gibi temel bir yaşam kaynağı söz konusu olduğunda asgari kavramından bahsedilemez. Su, ekosistemden bağımsız olmayan bir bütündür. Dolayısıyla su varlığıyla ekosistem birlikte ele alınmalıdır. Üstelik ihtiyaç kavramı zaman içinde değişebilir. Ancak su gibi bir varlık ihtiyaçtan çok, bir varoluş meseledir. Su varlıklarını korumak “ekolojik ihtiyaçlar” gibi muğlak bir kavramla değil ekosistem bütününü sürdürmek ile mümkün olur. Yasa tasarısında yer alan “asgari su debisi” yerine “optimum su debisi” kavramını kullanmak gerekir. Su varlıkları hızla kirlenip tükenirken, yasalarla asıl korunması gereken, bu varlıkların kendilerini yenileme kapasiteleri olmalıdır. Bu bağlamda optimum, hayatın devamını sağlayabilmek için gereken yeterli su miktarı ve kalitesini ifade eder. Bu miktar her su varlığı için farklıdır ve her yıl uzun yıllara dayalı gözlemlerden (kuraklık gibi etmenleri de göz önüne alarak) yola çıkılarak yapılacak hesaplamalar sonucunda belirlenir. Su varlığının kendini yenileme kapasitesi hiç bir şart altında aşılmamalıdır. Türkiye’deki yasal düzenlemelere göre suyun yatağında bırakılması zorunlu kılınan “asgari su debisi” %10’dur. Bu ise ekosistemlerin hızla yok olmasına neden olmaktadır.

Aynı maddenin (ğ) bendine göre, emniyetli yeraltısuyu işletme rezervi “yeraltısuyu rezervine zarar vermeden çekilebilecek su miktarını” ifade ediyor. Ancak yeraltı suları rahatlıkla kontrol edilebilecek (kullanımı açısında) varlıklar değildir. Yeraltı suları her durumda tüm canlılığın varoluş güvencesidir.  Bu nedenle yeraltı suyu rezervlerinin belirsiz bir ifade ile “zarar vermeden” değil, net bir şekilde korunması gerekir. Bu ve benzeri maddeler su varlıklarını korunmasını hedeflememektedir.

İkinci olarak, su, hakkı yaşam hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak bu hak gittikçe büyüyen bir erozyona maruz kalmaktadır. Neoliberal baskılar altında kalan su varlıkları hızla kirlenip tükenirken, su kamusal hizmet alanın dışında itilmiş, suya erişim yoksullar aleyhinde kısıtlanmış ve var olan ekolojik adaletsizlik hızla büyümüştür. Suyu en fazla kullanıp kirletenler sanayi ve endüstriyel tarım faaliyetlerini yürüten sermaye sahibi bir azınlık olmasına rağmen, kirliliği temizleme bedelini orantısız bir şekilde çoğunluğu oluşturan halk ödemektedir. Bunun sonucunda yoksul kesimlerin zaten kısıtlı olan bütçesinden suya ayırdığı oran artmakta; bu gider kalemlerine beslenme, barınma, ısınma, ulaşım ve eğitim eklendiğinde mevcut yoksulluk hızla büyümektedir. Bu durumda su hakkı, yani en temel hak olan yeterli miktarda temiz suya erişim, yoksullar aleyhinde kısıtlanmaktadır. Başka bir ifadeyle insani su kullanımı (içme, temizlik ve yemek pişirme vb.), sermayenin sonu gelmeyen su taleplerine feda edilmektedir. İnsani amaçlı su kullanımı en temel yaşam hakkı olduğuna göre para ile alınıp, satılamaz. İnsani kullanımı aşan veya ekonomik üretim için tüketilen suyun ise, bir hak olmadığı için ücretlendirilmesi şarttır.

İncelediğimiz Su Kanunu Tasarısı’nda su hakkının adı bile geçmemektedir.  Bolivya, Uruguay, İspanya, Hollanda ve daha pek çok ülkede Anayasa’da insan hakkı olarak yer alan su hakkı, 2010 yılında Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilmiştir. Dünyada su hakkının kabulüne doğru gelişmeler yaşanırken, içine kattığı tüm güncel ekolojik terimlere rağmen Su Kanunu Tasarısı adeta tam tersi bir yönde atılmış hukuksal bir metindir. Örneğin tasarının 4. maddesinin (e) ve (f) bentleri suyun ücretlendirilmesi yoluyla su hakkının gaspına yöneliktir. İlk bentte “Suyun yönetim hizmetleri karşılığında ücretlendirilmesi” yer almaktadır. Oysa suya erişimin bir hak olması nedeniyle insani kullanım için yeterli miktar ve kalitede suyun ücretsiz verilmesi, bunun dışındaki kullanımın kamu yönetim hizmetleri karşılığında ücretlendirilmesi gerekmektedir. Yani asgari insani ihtiyacı aşan miktardaki su kullanımı ile ticari, tarımsal ve endüstriyel su kullanımında ücretlendirme uygulanabilir.  İkincisinde ise “Su temin maliyetlerinin kullanan, kirlilik önleme maliyetlerinin kirleten tarafından ödenmesi, esastır” denmektedir. Aynı şekilde su hakkı olarak belirlenen miktarı aşan kullanım söz konusu olduğunda temin ve kirlilik önleme maliyetlerinin kullanan tarafından ödenmesi esastır.

Üçüncü olarak su yönetimine bakıldığında, su hakkının korunmasının su varlıklarının kirlenmesi ve tükenmesini sorunlarının en aza indirilmesiyle olanaklı hale geleceği görülür. Bunun için de su yönetiminin her şeyden önce su varlıklarını kullanma değil, koruma eksenli olması gerekir. Korumanın gerçekleşmesi ise suyu insani ihtiyaçlar için kullananların su yönetimine katılması ile mümkün olabilir. Su yönetimi sadece bürokrat, sermaye ve uzman eline bırakılırsa, suyun insani ihtiyaca değil, ekonomik talebe yönelik kullanılması durumu ortaya çıkar. Su varlıkları ve insani su kullanımı sınırlı iken, ekonomik talep sonsuzdur. Talebin kontrol altına alınmadığı noktada, ihtiyaçlar feda edilecektir. Nitekim günümüzde yaşanan budur. Bu, hem hak ihlali olduğu için yoksullar, gelecek kuşaklar ve diğer canlılar aleyhinde bir adaletsizliği, hem de suların hızla kirlenip tükenmesi sonucunu doğurur. Bu nedenle su yönetimi demokratik, katılımcı ve koruma eksenli olmak zorundadır.

İncelediğimiz tasarıda ise tam aksi yönde bir su yönetimi tablosu çizilmiştir. Örneğin tasarının 2. maddesinin (i) bendinde havza yönetim planı “Bir havzadaki su kaynaklarının ve canlı hayatının korunmasını ve geliştirilmesini sağlamak üzere, su kaynakları için sürdürülebilir bir koruma-kullanma dengesi gözetilerek hazırlanan plan” olarak tanımlanmaktadır. Bizim önerdiğimiz maddede ise “Bir havzadaki su varlıklarının ve canlı hayatının korunması ve iyileştirilmesi, ve kültürel mirasının sürdürülmesi amacıyla öncelikli olarak su varlıklarının ekolojik ve insani kullanımı için ihtiyatlılık, çoğulculuk ve demokratik katılımcılık ilkeleri temelinde hazırlanan plan” olarak ifade edilmektedir. Zira su varlıklarının öncelikli kullanımı ekolojik ve insani amaçlı olmalıdır. Suyun kullanımında, bu amaç hiçbir şart altında bertaraf edilmemelidir. Tasarıda bahsi geçen “koruma-kullanma dengesi” yukarıda belirtilen şartı sağlamadığı sürece, uygulamada koruma değil, kullanım söz konusu olacaktır. Bu da su varlıklarının kirlenerek, temiz suyun tükenmesi ve pahalanması anlamına gelecektir.

Tasarıdaki bir başka sorun teşkil eden madde ise “Havza su tahsis heyetinin kurulması, görev ve yetkileri” bölümünde yer alan madde 14’tür. Tasarıda havza bazında sosyal-ekolojik koruma, içme suyu temini ve tahsis gibi faaliyetleri yürütecek bir kurum yoktur. Bu çok temel bir eksikliktir. Su Kanunu’nda su tahsis heyetini değil, öncelikle havza yönetim birimini tanımlamak gerekir. Türkiye’de bulunan 26 havzanın her biri için birer havza yönetim birimi olmalıdır. Katılımcılık ilkesinden yola çıkılarak kurulacak bu birlik içinde belediye başkanları, kooperatifler, STK’lar, su ve su yönetimi alanına giren çeşitli alanların uzmanları, yerel topluluklar, kent konseyleri vb. öğelerin bulunması şarttır. Su tahsis heyeti ise ancak havza yönetim biriminin bir organı olabilir.

Kanun tasarısında yer alan 11. maddede ise başkanlığını Orman ve Su İşleri Bakanı’nın yaptığı, su mecrası içinde yer alan diğer bakanlardan oluşan “Su Yönetimi Yüksek Kurulu” adlı bir üstü kuruldan bahsedilmektedir. Maddenin 3. fıkrasında, özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerin temsilcileri gibi su yönetiminde yer alan diğer aktörlerin ise Su Yönetimi Yüksek Kurulu toplantılarına sadece gerekli olduğu durumlarda davet edilebileceği belirtilmektedir. Oysa herhangi bir su kanununa temel teşkil etmesi gereken ilkelerden biri de su varlıkları hakkında, hangi düzeyde olursa olsun, karar alma süreçlerinde mutlaka su varlıklarından doğrudan yararlanan ve etkilenen yerel halkın katılımıdır. Bunun yansıması olarak su varlıklarıyla ilgili karar süreçlerinde, havza bazında yönetimden yola çıkarak her havzanın temsilcisinin de bu kurulda yer alması gerekir. Kurulda ilgili ve uzman kurumların temsilcilerinin bulunması kadar, yerel halkın katılımının sağlanması esas olmalıdır.

Özetle, mevcut tasarının “Su Kaynaklarının Planlanması ve Geliştirilmesi, Korunması, İzleme ve Denetim, Su Yüksek Koordinasyon Kurulu, Havza Yönetim Birimi” başlıklı ikinci bölümü, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın tek karar verici merci olduğu bir yapıyı örmek üzere hazırlanmıştır. Böylece zaten hâkim olan merkeziyetçi yönetim anlayışı, ulusal ve yerel düzeyde su ile ilgili tüm kurul ve kuruluşlarda sağlamlaştırılmaktadır. Tasarıda “havza bazında yönetim” gibi ilk bakışta umut vadeden ama ilerleyen aşamalarda içi boş olduğu görülen pek çok kavram,  Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın süper güçler ve yetkilerle donatılmış bir kuruluş olmaya devam etmesinin bir sonucudur. Oysa hangi düzeyde olursa olsun, karar alma süreçlerinde mutlaka su varlıklarından doğrudan yararlanan ve etkilenen yerel halkın katılımı şarttır. Zira sorunların daha oluşmadan bertaraf edilmesi, daha etkin ve hızlı biçimde çözüm üretilmesi, çözümlerin toplumca benimsenerek uygulanması için yerinden yönetim ilkesinin etkinleştirilmesi artık bir seçim değil, zorunluluk haline gelmiştir. Bu nedenle, Bakanlığın yetki alanları su varlıklarının kalitesi ve miktarına yönelik evrensel kıstasları yerel aktörlerin bilgisine sunmak, bu konularda denetimi organize etmek ve sağlamak, gereken yaptırımların gerçekleşmesini sağlamak gibi evrensel düzeyde cereyan eden faaliyetlerle sınırlandırılmalıdır.

İncelenen Su Kanunu Tasarısı mevcut haliyle su varlıklarını fiziksel ve ekonomik bir kaynak olarak gören; suyun kültürel boyutunu yok sayan; su varlıklarını korumayı değil kullanmayı teşvik eden; suyu koruma stratejisi “kirleten öder” prensibinden öte geçemeyen ve dolayısıyla sorunları oluşmadan önlemek yerine oluştuktan sonra yüzeysel çözümler üretmeye odaklı; su hakkını tanımayan ve artan su faturalarıyla büyüyen bir adaletsizliğe neden olan; ve su yönetiminde merkeziyetçi mevcut yapıyı sürdürerek yerelden yönetimi özde değil sadece sözde savunan bir hukuksal metindir. Mevcut haliyle bu tasarı gezegendeki yaşamın güvencesi olan su varlıklarını, yaşam hakkının temel bileşeni olan su hakkını ve suyun yönetiminin olmazsa olmazı demokratik katılımcılığı tehdit etmektedir. Bu tehdidi bertaraf etmek sadece eleştirmekle sınırlı kalamayacağı için, hukuk uzmanları ile birlikte uzun erimli bir çalışmanın sonucunda hazırladığımız Alternatif Su Kanunu tasarısını sizlerle paylaşıyoruz.

Bu giriş yazısının ardından gelen bölümlerde ilk olarak Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim dalı öğretim görevlisi ve anayasa hukuku ve insan hakları uzmanı Dr. Tolga Şirin’in “Su hakkı ve su varlığının korunması için hukuki dayanaklar” makalesi yer almaktadır. İkinci bölümde, Su Hakkı Kampanyası mevcut Su Kanunu tasarısını madde bazında incelemekte, Su Kanunu Tasarısı’nda bulunan her bir madde, değiştirilme gerekçesi ve ona alternatif olarak oluşturulan madde önerisiyle birlikte toplu bir tablo halinde sunulmaktadır. Üçüncü bölümde ise hazırlanan Alternatif Su Kanunu Tasarısı, tam bir kanun metni halinde yer almaktadır.

Su Hakkı Kampanyası

16 Haziran 2014

Sonraki sayfa: Su hakkı ve su varlığının korunması için hukuki dayanaklar – Tolga Şirin

alternatif-su-kanunu-tasarisi-665

Sonraki sayfa »