Su Müştereği’nde AK Parti’nin seçim beyannamesindeki çevre politikalarını konuştuk

94.9 Açık Radyo’da iki haftada bir Salı günleri saat 16:00’da yayınlanan Su Müştereği programında Ak Parti’nin seçim beyannamesindeki çevre politikalarını değerlendirdik.

5 Haziran 2018 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

AK Parti’nin Seçim beyannamesinin sloganı “ Yaparsa yine AK Parti yapar”.  Bu slogana uygun bir biçimde seçim beyannamesinde 16 yıllık AKP hükümetlerinin iktidarı boyunca yapılanlar “ Neler yaptık” başlığı altında detaylı bir biçimde sayılmış, “Neler yapacağız” başlığı altında da hedefler açıklanmış. AK Parti’nin  çevre politikaları ise  Çevre Şehircilik ve Yerel Yönetimler başlığı altında yer alıyor. 360 sayfadan oluşan seçim beyannamesinde Çevre Şehircilik ve Yerel Yönetimlere (sy 242-283) 41 sayfa ayrılmış. Bu bölüm 12 başlıktan oluşuyor. İlk üç başlık “Çevrenin ve Doğal Kaynakların Korunması”, “Çevre ve Doğal Kaynak Yönetimi” ile “Küresel ısınma ve İklim Değişikliği”. Bu ilk üç bölümün “Neler yaptık başlığı” altında birçok sayısal veri ile  “başarı” olarak ifade edilen projelerin dökümü yapılmış. [1]

Çevre ve Doğal Kaynak Yönetimi

Bu başlığın “Neler Yaptık” bölümünde “Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçlerini basitleştirdik. Bu kapsamda, işlemleri elektronik ortama aldık ve mevzuatta yapılan düzenlemelerle bürokrasiyi azalttık, yatırım ortamını iyileştirdik. Çevrimiçi Çevre İzinleri uygulaması ile yatırımcıdan istenen belge sayısını azalttık ve tüm süreci elektronik ortama taşıdık” deniliyor. Neler yapacağız bölümünde de ÇED süreçlerinde basitleştirme sürecine ilişkin hedef büyütüp “ÇED süreçlerinin daha etkin uygulanmasını sağlayacağız. Yatırım süreçlerinde izin ve lisans uygulamalarını hızlandıracağız. Ulusal Çevre Etiketleme Sistemini kurarak, ürün ve hizmetlerin çevreye duyarlılığını belirleyeceğiz” deniyor.

Basitleştirdik denilen şey, 16 yıldır uygulamalarından da tanık olduğumuz gibi ÇED süreçlerini basitçe bürokrasiden arındırmak değil, çevre denetimlerini kaldırarak şirketlerin önünü açmak ve doğa yıkımını hızlandırmak. ÇED süreci defalarca “basitleştirildi”. 1993 yılında yürürlüğe giren ÇED kanunu “yatırımları yavaşlattığı” iddiası ile 2014 yılına kadar 17 defa, 2014 yılından bu yana da 3 kez değiştirildi. 2016 yılında madde 80 ve 2017 yılı sonunda bir torba kanun ile ÇED kanunu tekrar ve tekrar şirketler, yatırımcılar lehine düzenlendi. Bu değişikliklerin nasıl sonuçlar doğurduğunu Çevre Şehircilik Bakanlığı’nın “2017 yılı Çevre Denetim Raporu”ndan anlamak mümkün.

ÇED’e ne gerek var!

Çevre Denetim Raporlarında her yıl Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından çevre alanında gerçekleştirilen çevresel etki değerlendirmesi, izin verme, lisanslandırma faaliyetleri, çevresel izleme ve çevre denetim ve yaptırım uygulamaları gibi bilgiler derleniyor. 25.11.2014 tarih ve 29186 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve halen yürürlükte olan Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği’ne (ÇEDY) göre de Ek-1 Listesi kapsamındaki projelere yönelik “ÇED Olumlu Kararı” ya da “ÇED Olumsuz Kararı” Bakanlık tarafından, Ek-2 Listesi kapsamındaki projelere yönelik “ÇED Gereklidir” ya da “ÇED Gerekli Değildir” Kararı da Çevre ve Şehircilik İl Müdürlük’leri tarafından verilmekte. Bu bilgiler ışığında 2017 yılı raporunun verilerine baktık.

2017 yılında 431 projeye “ÇED Olumludur” kararı, 3.301 projeye de “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilirken, sadece 57 proje için de “ÇED Gereklidir” kararı verilmiş. Projelerin ÇED süreçlerinden muaf tutulması sadece 2017 yılına da özgü değil, önceki yıllarda da aynı şekilde projelerin büyük çoğuna “ÇED Gerekli Değildir” ya da “ÇED Olumlu” kararı verilirken, “ÇED Gerekli” denilen proje sayısı ise 10’lu sayılara ancak ulaşabilmiş.

ÇİZELGE-1– Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen ÇED Kararları Kaynak: http://webdosya.csb.gov.tr/db/ced/icerikler/2017_cevre_denet-m_raporu_son-20180509125844.pdf

Bakanlık, verilen bu kararların sektörel dağılım bilgisini de paylaşmış. 2017 yılında en fazla ÇED kararı Petrol-Madencilik Sektöründe (1.710) alınmış. Petrol-Madencilik alanında değerlendirmeye tabi tutulan projelerin 121’i için “ÇED Olumlu” kararı, 1.589’u için de “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiş. Ayrıca 2017’de Enerji Sektöründe 96 “ÇED Olumlu”, Sanayi Sektöründe de 501 “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiş. Bu verilerin bize söylediği şey şu: Türkiye’de hayata geçen projeler kısa ve uzun dönemli çevresel maliyetleri dikkate alıyor, bu maliyetleri en aza indirgemek için gereken tedbirler sayesinde kusursuz işliyor. Oysa yeraltı ve yerüstü su varlıklarının kirlenme oranları, tarımsal alanlardaki kirlilik oranları, ormanlık alanların kaybı gibi tüm veriler tam bunun aksine işaret ediyor.

ÇİZELGE-2-2017 yılı içerisinde verilen ÇED Kararlarının sektörel dağılımı Kaynak: http://webdosya.csb.gov.tr/db/ced/icerikler/2017_cevre_denet-m_raporu_son-20180509125844.pdf

Çevresel Etki Değerlendirmesi kavramı, 1983 yılında yürürlüğe giren Çevre Kanunu’nun 10. maddesi ile Türkiye’nin mevzuatına alındı. Yönetmelik ise ancak 10 yıl sonra yürürlüğe girdi. 7 Şubat 1993 tarih ve 21489 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ilk “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği” 1993’ten bu yana uygulanmakta. 1993-2017 arasında Bakanlık tarafından ÇED Yönetmeliği kapsamında 62.545 karar verilmiş. Bu kararların 57.658’si “ÇED Gerekli Değildir” kararı, 4.887’si “ÇED Olumlu” kararından oluşuyor. 1993-2017 yılları arasında sadece 49 projeye “ÇED Olumsuz” kararı verilmiş.

Grafik 1 – Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği kapsamında 1993-2017 yılları arasında verilen ÇED kararlarının dağılımı
Kaynak: http://webdosya.csb.gov.tr/db/ced/icerikler/2017_cevre_denet-m_raporu_son-20180509125844.pdf
Grafik 2 – Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği kapsamında 1993-2017 yılları arasında verilen ÇED Kararlarının sektörel dağılımı
Kaynak: http://webdosya.csb.gov.tr/db/ced/icerikler/2017_cevre_denet-m_raporu_son-20180509125844.pdf

Yıllar içinde ÇED süreçlerinde yapılan bu değişiklikler sayesinde çevresel maliyeti yüksek olan projelere onay verilebiliyor. Avrupa Birliği’nde bu yönetmelik 1985 yılında yayımlanmış ve sadece 3 defa değişikliğe uğramış. ÇED bir planlama sürecidir. Olası bir tesisin etkilerini baştan tespit etmek ve önlem alınıp alınamayacağını görmek amaçlıdır. 2013 yılında yapılan değişiklikler ile bu planlama sürecinden dahi kaçılmaya çalışıldı. ÇED’i by-pass etmeye, ÇED’den muaf alanların genişletilmesine yönelik  en radikal düzenleme diyebileceğimiz bu girişim 03 Temmuz 2014 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti [2]. Ama Anayasa Mahkemesi’nin kararı göz ardı edilerek; hukuk ve kanunlar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yok sayılarak ÇED’den muaf alanların kapsamı genişletildi. Bu yapılan değişiklikle ÇED’den muaf kısma dahil edilen faaliyetlerin listesi çok uzun. Örneğin, akarsu havzaları arasında su aktarımında 100 milyon m3 altı ÇED’den muaf. Böylece HES projelerine dolaylı muafiyet sağlandı. Yer altı suyu çıkartılmasına dair projelerin sınırı 300 bin m3/yıl’dan 1 milyon m3/yıl’a çıkartıldı. Şimdi seçim beyannamesinin Neler Yapacağız bölümünde yeraltı sularına ilişkin “Stratejik öneme sahip yeraltı suyunun tarımda kullanımını yıllık yüzde 5 mertebesine düşüreceğiz” hedefi eklenmiş. Ama ÇED sürecinden muaf tuttuğunuz yeraltı sularının çekim miktarı ile bu hedef nasıl sağlanacak? Bu hedef sadece kağıt üzerinde kalacak bir hedef niteliğinde. İklim değişikliğinden en fazla etkilenen coğrafyada bulunan Türkiye, kurak yılların sayısı ve şiddeti artarken; yer altından çekilecek suyun etkilerinin değerlendirilmemesine yönelik atılan bu adımın vahim sonuçları olacaktır ve oluyor. Konya havzasında obrukların sayısı ve büyüklükleri hızlı biçimde artıyor. Daha önceleri yüksek yerlerde oluşan obruklar, daha aşağılarda ve yerleşim yerlerine yakın bölgelerde oluşmaya başladı. Yine sanayi ve enerji tesislerinin sökümü ÇED’den muaf. Örneğin nükleer santral, termik santral, kurşun fabrikası gibi tesislerin sökülmesi işlemlerinin çevresel etkilerinin değerlendirilmesi bu muafiyet nedeniyle yapılmıyor.

Çevresel Etki Değerlendirmesi yatırımları yavaşlatan bir bürokratik zorunluluk olarak görüldüğünden, çevreye ciddi zararlar verebilecek pek çok faaliyet ÇED gerekliliği kapsamından çıkartıldı. ÇED’in yalnızca formaliteden ibaret bir hale gelmesi sağlandı. “ÇED Olumlu” ve “ÇED Olumsuz” kararları ile ÇED kapsamına girmediği için “ÇED Gerekli Değildir” şeklinde verilen kararlar da bize bunu net biçimde gösteriyor. Hükümet ise, buna rağmen hala ÇED’in bir bürokratik zorluk yaratma mekanizması olduğu konusundaki kanaatinde ısrarcı ve seçim beyannamesine de “Neler yapacağız” kısmında ÇED sürecini tamamen etkisiz hale getirmeyi hedef olarak yazmış.

Suları hapsettik, sudan para kazandık

Seçim beyannamesinde “Su kaynaklarımızı çok aktif bir biçimde yönettik ve ekonomideki katma değeri artırdık” yazıyor. Hidroelektrik Enerji Üretimi alanında “üretim yılda 26 milyar kWh’den, 96,5 milyar kWh’e yükseldi” deniliyor. Evet, bu dönemin politikası ve hedefi su varlıklarını koruma ve suyu verimli kullanma değil, suyun kullanım alanını daha da genişletmek ve  en fazla ekonomik getirinin elde edilmesi oldu. 2001’de Avrupa Birliği’nin yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektriğin teşvik edilmesi yönetmeliğinin kabulü [3] ile HES’ler furyası başladı. HES şirketleri karar verici bir konuma getirildi. 2003’de DSİ ile şirketler arasında elektrik üretim lisansı için 49 yıllığına “su kullanım hakkı” anlaşmaları yapıldı[4]. 2010’da HES’ler devlet politikası olunca DPT, 2023 yılına kadar Türkiye’nin hidrolik potansiyelinin tamamının elektrik enerjisi üretiminde kullanılması kararını aldı. 2011’de yenilenebilir enerji kanununda yapılan değişiklikle tüm korunan alanlarda HES inşaatlarına izin verildi.

Türkiye’de şu an hidrolik potansiyelin %33’ü kullanılıyor. Hükümet 2023’e kadar potansiyelin %100’ünü kullanmayı hedefliyor. 2017 yılında Veysel Eroğlu’nun yaptığı açıklamada -seçim beyannamesinde de bu hedefler var-  “1954-2002 yılları arasında 276 baraj inşa edildi, 2002-2017 yılları arasında ise 451 baraj tamamlandı. Planlama, proje ve inşaat aşamasında bulunan 727 baraj ise 2018-2023 yılları arasında tamamlanacak. Sulama, içme suyu, enerji ve taşkın koruma maksatlı olarak inşa edilen baraj sayımızı 2023 yılında bin 454’e yükselterek aziz milletimizin hizmetine sunacağız”[5] demişti. Suyun yatağından, kaynağından alınıp borulara hapsedilmesi, rezervuarlarda biriktirilmesi hiçbir canlıya merhem olmayacak bir miktarının “can suyu” adı altında bırakılması gerçek anlamda çevre katliamlarına yol açıyor.  Bir nehri, bir borunun içine hapsetmek ise aklın ve vicdanın kabul edemeyeceği bir şey. Bu yöntemle nehir yatağı, toprağın nemi, bölgenin iklimi, bitki türleri, nehirdeki balıkların yaşam alanları yok ediliyor. Zincirin tüm halkaları birbirinden etkileniyor ve bir yok oluş-ölüm bir diğerini başlatıyor. Tabi bundan başta o bölgede yaşayan geçimi, kültürü suya bağlı olan insanlar ve bir sonraki halka olan hepimiz etkileniyoruz. Köylüler göç etmeye zorlanıyor, göç tarım ve hayvancılığa darbe vuruyor, gıda fiyatlarında artışlar yaşanıyor.

16 yılda 7484 tesis: Ama Nasıl?

Yine aynı bölümde “1999-2002 yılları arasında 3 yılda sadece 9 tesis hizmete açılmışken, 16 yıllık dönemde 525’i baraj, 527’si HES, 336’sı gölet, 1.232’si sulama te­sisi, 207’si içme ve kullanma suyu temini tesisi, 17’si atıksu arıtma tesisi ve 4.640’ı taşkın koruma tesisi olmak üzere toplam 7.484 tesisi tamam­layarak Aziz Milletimizin hizmetine sunduk” denilerek, büyük bir başarıya imza attıkları ifade edilmeye çalışılmış. 2002’den sonra projelerin miktarlarındaki artış aynı zamanda ÇED süreçlerinin “basitleştirilmesi” dönemine de denk geliyor. Bu projelerin çoğu ÇED muafiyeti kapsamında yapılabildi. AK Parti’nin icraatlarına bu muafiyetin bile yeterli olmadığını da biliyoruz. Örneğin Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu “baraj yapmak için ÇED’e ihtiyaç var, bu ise sürecin uzamasına neden oluyor. Ama gölet yapıyorum derseniz ÇED’e gerek yok. Biz de gölet yapacağız diye başlıyoruz, sonra baraja çeviriyoruz” demişti[6].

Toplamda 7.484 tesis olarak ifade edilen su projelerinin ağırlıklı kısmı baraj, HES, gölet ve taşkın koruma tesislerinden oluşuyor. Bu dönem içinde 17 atıksu arıtma tesisi kurulmuş. İhtiyaç duyulan tesis sayısı ise bundan çok fazla. Sanayi, tarımsal faaliyetler ve evsel kullanım sonrası su çeşitli kirleticilerle yükleniyor. Bunlardan arındırılmadan doğaya geri verildiğindeyse su varlıkları ve toprak kirleniyor. Bu süreç ekosistemlerde geri dönüşü olmayan tahribatlara neden oluyor. Türkiye’de atık suyun önemli bir kısmı halen hiçbir arıtmaya tabi tutulmadan ya da sadece fiziksel arıtma işleminden geçtikten sonra denize, akarsulara, göl veya gölet gibi kapalı su havzalarına deşarj edilmekte. AK Parti’nin seçim beyannamesinde atıksu arıtma tesislerinin niteliğine ilişkin bir bilgi yok. Sadece kurulan tesislerin sayısı ile propaganda yapılmış. 2014 yılına ait Belediye Atıksu İstatistikleri Anket sonuçları ise bize yeterli miktar ve kalitede atıksu arıtma tesisinin olmadığını gösteriyor[7]. Anket sonuçlarına göre; kanalizasyon şebekesinden deşarj edilen 4,3 milyar matıksuyun 3,5 milyar m3’ü atıksu arıtma tesislerinde arıtılmış. Oranlayacak olursak  deşarj edilen atık suyun %81’i arıtılmış. Suların %41,6’sına gelişmiş; %33,2’sine biyolojik arıtma -evsel veya endüstriyel atık suların oksijenli veya oksijensiz bakteriler yardımı ile biyolojik olarak parçalanması ile gerçekleşir-; %25’ine fiziksel (hiçbir kimyasal veya bakteri kullanmadan mekanik işlemlerle fiziksel olarak atık suyun içindeki yağ ve kaba atıkların ızgara, yağ sıyırıcı paletler ve benzeri düzenekler ile uzaklaştırılmasıdır- ve %0,2’sine doğal arıtma uygulanmış. Arıtılan atık suların ise %50,5’i denize, %40,5’i akarsuya, %1,8’i baraja, %1,4’ü göl-gölete, %0,2’si araziye ve %5,6’sı diğer alıcı ortamlara deşarj edilmiş. Atık suyun %25’nin fiziksel artıma olduğunu hesaba katacak olursak 2014 yılında Türkiye’deki atık suyun sadece %61’inin arıtıldığı ortaya çıkıyor.

Kurulan tesislerin kirlilik yüküne uygun inşa edilmesi bir diğer önemli unsur. 2014 yılında İstanbul’un barajları boşalmıştı. Yetkililer buna rağmen İstanbullulara su kesintisi yaşatmadıkları için övünmüştü. Bunu nasıl yaptılar? Tarımsal ve sanayi faaliyetleri nedeniyle kirli olan Sakarya’nın suyunu İstanbul’un içme suyuna karıştırarak… İstanbul’da bu kirli suyu arıtmaya uygun tesisin olmamasını ise hiç dile getirmediler.

Seçim Beyannamesinde yine Neler Yaptık başlığı altında “Bütün şehirlerimizin içmesuyu meselesini uzun vadeli çözdük. İçmesuyu eylem planları ile şehirlerimizin 2040, 2050 hatta 2071 yılına kadar olan içmesuyu ihtiyacını planladık. 2003-2017 yılları arasında işletmeye aldığımız 207 adet tesis ile yaklaşık 42 milyon kişiye ilave içmesuyu sağladık … aldığımız tedbirler sayesinde son 44 yılın en kurak yılı olan 2017’de dahi vatandaşlarımıza susuzluğu hissettirmedik. İstanbul’a içmesuyu temin etmek için Melen Projesi’ni yaptık. Dün­yada iki kıtayı birbirine bağlayan ilk ve tek 5.551 metre uzunluğundaki Boğaziçi Tüneli ile Asya ve Avrupa’yı denizin 135 metre altından birleş­tirdik. Ege’nin incisi İzmir’in 2040 yılına kadar içme suyu ihtiyacını Gördes Barajı ile çözdük. Dünya’da ilk defa denizin içinden 250 metre derinlikte askıda boru­larla toplam 106 kilometre uzunluğundaki isale hattı ile Ana Vatandan, Yavru Vatan KKTC’ye İçmesuyu götürdük. Ergene Havzası Eylem Planı kapsamında 13 adet İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi ve 3 adet Atıksu Kollektör Hattını tamamlayarak hizmete aldık” diye yazılmış. Bu kısımda yaptık denilen projelerin büyük kısmı sorunlu olduğu gibi bazıları da sorunun büyüklüğüne uygun nitelikte çözümler değil. 2040, 2050 hatta 2071 yılına kadar olan içmesuyu ihtiyacı planlandı deniliyor. Bu bir projeksiyon; nüfus artışına göre bu yıllarda ihtiyaç duyulacak içme suyu ihtiyacını belirlemeye dayanıyor. Artan su ihtiyacını karşılamada ihtiyacın nasıl temin edildiği daha önemli; kuraklık ile mücadeleye karşı aldığınız tedbirler, suyun verimli-tasarruflu kullanımı gibi alanlarda hayata geçirilen politikalar daha önemli. AK Parti hükümeti içme suyu temininde temel, ana yöntem ve hatta biricik yöntem olarak havzalar arası su aktarımı ve baraj yapımını benimsemiş durumda. Yağış miktarlarında azalma, barajların doluluk oranlarında belirleyici unsur. Yağış az, kar yağışları yok ise barajlar dolmuyor. Kısa vadede barajlarda biriktirilen sularla içmesuyu ihtiyacını karşılayabilirsiniz. Ama yağış rejimlerinde değişikliğe neden olan iklim değişikliği meselesini ciddiye almamanız durumunda uzun vadede barajlarla içmesuyu ihtiyacına çözüm oluşturamazsınız. Havzalararası su aktarımı suyun görece bol olan bir yerden suyu az olan bölgeye aktarılmasını ifade ediyor. Asrın projesi olarak övünülen su taşıma projeleri arasında yer alan Melen projesi mühendislik ve maliyeti açısından gerçekten büyük bir proje. Bu proje ile İstanbul’a yılda 1 milyar 77 milyon metreküp su temin potansiyeli oluşturulması planlanıyor. Barajda 1 milyar metreküp su depolanabilecek. Ayrıca bu projede hidroelektrik enerji üretimi de yapılacak. İstanbul’un su sorununu çözmek için önerilen bu projede taşınacak suyun miktarının büyüklüğüne dikkat etmek gerekir. Bir bölgeden bu kadar büyük bir miktarda su taşımaya başlarsanız o bölgenin ekosisteminin ve insanların ölüm fermanını da imzalamış olursunuz. Melen Çayı Karadeniz’in tuzluluk oranını azaltan, buna önemli etkide bulunan bir özelliğe sahip. Karadeniz’in tuzluluk oranının artması deniz ekosistemini, balıkçılığı, balıkçılıkla geçinen nüfusu da ortadan kaldıracak.

Yine  “Ege’nin incisi İzmir’in 2040 yılına kadar içme suyu ihtiyacını Gördes Barajı ile çözdük” denilerek övünülmüş.  Ama gerçekte övünülecek bir durum olmadığı gibi ekonomik ve ekolojik olarak zarar projesi hayata geçirilmiş durumda. İzmir’in suyunun %65’i yer altı sularından temin ediliyor. Bu su varlıklarının azami derecede korunması, hiçbir kirletici faaliyete su havzaları içinde izin verilmemesi gerekiyor. Bu hem sağlıklı içme suyu temini açısından önemli hem de maliyet açısından. Çünkü sürekli şu ifade edilmekte: Su varlıkları gittikçe azalıyor, kirlilik oranları artıyor ve daha uzak yerlerden su temin edilmek zorunda kalınıyor. Ve tüm bunlar su hizmetlerinin maliyetini artıyor. Efemçukuru Altın Madeni hem Tahtalı Barajı’nın sularını kirletiyor, hem de 300 bin kişinin içme suyu ihtiyacını karşılayacak Çamlı Barajı’nın yapılmasını engelliyor. Çamlı Barajı yapılamadığı için 200 kilometre uzaktan (Manisa’dan) su getirmek için 2009 yılından 250 milyon TL’ye yaptırılan, yapımından bir yıl sonra su sızdıran ve süreç içinde milyonlarca lira ek para harcanmasına neden olan, bu maliyetlerin yüklenici firmalara yansıtılmadığı Gördes Barajı’ndan su temin ediliyor. Bu barajın maliyeti de faturalara yansıtılıyor.

Seçim beyannamesinde Neler Yapacağız kısmında “Yer üstü ve yer altı su kaynaklarını kapsayacak şekilde su hav­zalarını koruma altına alacak, “Bütüncül Su Kaynakları Yönetimi Modeli”ne geçilecektir. Ulusal Su Planı ve Ulusal Su Güvenliği Planını yayınlayacağız. İklim değişikliğinin ve su havzalarındaki bütün faaliyetlerin su mik­tarı ve kalitesine etkileri değerlendirilerek havzalarda su tasarrufu sağ­lama, kuraklıkla mücadele ve kirlilik önleme gibi uyum önlemleri ala­cağız. AB Çevre Faslı Su Kalitesi Sektörü kapsamındaki müktesebata uyum sağlayacak, havza koruma eylem planlarının tamamını Avrupa Birliği normlarına uygun olarak nehir havza yönetim planlarına dönüştüreceğiz. Ülkemizin ekonomik sulanabilir arazilerinin tamamını 2023 yılı so­nuna kadar sulamaya açacağız. 85 milyon dekar sulanabilir tarım alan­larımızda, modern sulama sistemi oranını yüzde 25’ten, yüzde 50’ye çıkartacağız” denilmekte.  Bu hedeflerin bir inandırıcılığının olmadığını “Yaparsa yine AK Parti yapar” sloganı özetlemekte. 16 yıl içinde yapılanlarla bakmak, neden böyle olduğunu görmek için yeterli olacak.

İklim anlaşmasını Meclis’e getirmedi, imzaladık yazdı

Küresel Isınma ve İklim Değişikliği bölümünün Neler Yaptık kısmında “Küresel iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında en önemli uluslararası anlaşmalara imza attık. 2004 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine ve 2009 yılında Kyoto Protoko­lü’ne taraf olduk. 2016 yılında ise Paris Anlaşmasına imza attık” yazıyor.

Oysa bu paragraf insanlara yanlış bilgi veriyor. Türkiye Paris Anlaşması’nı imzaladı ama  anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Meclis’te onaylanması gerekiyor. Paris Anlaşması ise onaylanmış değil. Üstelik Trump’ın başkan olur olmaz anlaşmadan çekilmesi üzerine Türkiye hükümeti de imza sürecini dondurduğunu ilan etti.

“Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, Paris İklim Anlaşması’nın TBMM’den geçirilmemesine ilişkin, “Türkiye bu anlaşmayı imzaladı ancak parlamentosundan geçirmedi. Sebebi şu; Türkiye gelişmekte olan bir ülke olarak, iklim değişikliği konusunda gelişmiş ülkeler gibi finansal destek verme yükümlülüğü kalkmadığı sürece Türkiye bu noktada muhatap değil”[8] dedi.

Türkiye’nin iklim karnesi

Climate Action Tracker (CAT) ülkelerin iklim değişikliği alanında yaptıkları bildirimleri inceleyerek raporlayan uluslararası bir sivil toplum kuruluşu. CAT, hükümetlerin iklim eylemlerini derecelendirme sistemini Paris Anlaşması’nın 1,5°C derecelik uzun dönemli ısınma limitini daha iyi yansıtması için güncelledi. 33 ülkeyi kapsayan güncellemede kategori sayısını dörtten altıya çıkardı. Bu kategoriler şöyle: Rol model; 1,5°C derece Paris Anlaşması ile uyumlu; 2°C derece ile uyumlu; Yetersiz; Çok yetersiz; Kritik derecede yetersiz. CAT’in değerlendirmesine göre ABD, Rusya, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler iklim eyleminde “kritik derecede yetersiz”. Tüm hükümetler 2°C derece ile uyumlu hedefler ortaya koydukları takdirde, ısınma 2°C derecenin altında tutulabilecek, ancak 2°C derecenin oldukça altında tutulması mümkün olmayacak. Bunun sonucunda da Paris Anlaşması’nın 1,5°C derece limitiyle uyumlu olamayacak kadar yüksek bir sonuç ortaya çıkacak. 12 ülkenin eylemsizliği ile dünya 3 dereceden fazla ısınacak. CAT değerlendirmesi, hükümetlerin Paris Anlaşması çerçevesinde verdikleri Ulusal Katkı Beyan’larında (NDC) belirttikleri taahhütlere dayandırılıyor. Fakat, ne yazık ki, birçok ülkede iklimle mücadele eylemlerinin Ulusal Katkı Beyanları’ndan daha zayıf olduğu izleniyor.

Türkiye’de kömür, petrol ve doğalgazın 2013’te birincil enerji arzındaki payı %88’di. Elektrik enerjisinin yaklaşık %70’den fazlası fosil yakıtlardan karşılanıyor. Kömürlü termik santrallerinin kurulu gücü 2004’e göre %77 artmış durumda. Sera gazı emisyonlarını 2014’te 1990’a göre %124 artıran Türkiye, dünya sıralamasında ilk 20 ülke arasında yer alıyor. Toplam emisyonlarda kömürün payı yaklaşık %33 ve kömür kaynaklı emisyonlar %130 artmış.

Bu tablo Türkiye’nin su varlıklarını da etkiliyor. Kömürün madenden çıkarılmasından yıkanmasına, santrallerde yakılmasından atıkların işlemden geçirilmesine kadar tüketim döngüsünün her aşamasında su üzerinde önemli etkileri var.

Özetle AK Parti’nin seçim beyannamesinde yer alan çevre politikaları “Yaparsa yine AKP yapar” sloganına uygun olmuş, 16 yıldır tanık olduğumuz uygulamalara devam edeceğiz demişler.

 

[1] Kaynak: http://i2.haber7.net//dosyalar/beyanname-23mayis18-ic-sayfalar.pdf

[2] http://kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Karar/Content/0d2ecffb-a372-49f3-b9a0-c882f605e216?excludeGerekce=False&wordsOnly=False

[3] 2001/77/EC İç Elektrik Piyasasında Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından Elektrik Üretimini Teşvik Eden Direktif

[4] 4 Ağusto 2002 tarihinde “Elektrik Piyasaı Lisans Yönetmeliğii” ve 26 Haziran 2003 tarihinde “Su Kullanım Anlaşması Yönetmeliği”nin yürürlüğe girmesiyle birlikte 4628 sayılı Kanun gereğince DSİ ve EİE tarafından 2003 yılına kadar çeşitli kademelerde geliştirilmiş olan bütün hidroelektrik projeler DSİ internet sayfasında yayımlanarak tüzel kişilerin başvurusuna açılmıştır.

[5] http://www.ormansu.gov.tr/haber/prof.-dr.-veysel-ero%C4%9Flu-727-olan-baraj-say%C4%B1m%C4%B1z%C4%B1-5-y%C4%B1lda-1.454-e-y%C3%BCkseltece%C4%9Fiz

[6] http://www.milliyet.com.tr/bakan-eroglu-duzce-de-tesis-acilisi-duzce-yerelhaber-1165168/

[7] http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=18778

[8] https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2017/11/21/bakan-albayraktan-paris-iklim-anlasmasi-aciklamasi-turkiye-bu-noktada-muhatap-degil