Krizin faturası müşterekler üzerinden çıkarılmasın!

Bu hafta Dolar ve Euro’nun yükselmesinin yaratacağı ekonomik krizin su varlıklarını ve diğer müşterekleri nasıl etkileyeceğini ele almaya çalıştık. 2008 krizi sonrası ABD ve Avrupa ülkelerinde yaşanan kemer sıkma politikalarına karşı yükselen su hakkı hareketlerini hatırlattık.

Hükümetin açıkladığı 100 günlük icraat programı aslında kurların yükselmesi öncesinde açıklanmıştı ama krizin geleceği beklentisi herkeste olduğu gibi hükümette de vardı. Hükümetin, paketi bu krize yönelik hazırladığını söylemek yanlış olmaz. Ayrıca hükümet hala paketin arkasında olduğunu söylüyor.

100 günlük icraat programı içinde sadece Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Enerji Bakanlığı gibi su ve çevre ile ilgili olan bakanlıkların 100 gün içinde ne yapmayı planladığına bakalım demiştik. Ama ilk sırada yer alan Adalet Bakanlığı’nın 17 maddelik sıralaması içinde suyun yer aldığını görünce şaşırmadık desek yalan olur. Adalet Bakanlığı’nın 100 günlük icraat içine yer alan 14. Madde’de şöyle deniyor:

-Elektrik, su, doğalgaz ve telefon gibi abonelik sözleşmelerinden kaynaklanan para alacaklarının daha az masrafla ve daha hızlı bir şekilde tahsil edilmesini sağlayacak hazırlıkların yapılması.

Bu maddeden de anlaşılacağı üzere krizin faturasının yoksullara ödetilmek istendiği çok açık. Kriz dönemlerinde en yaygın olan söylem “aynı gemideyiz”dir. Krize karşı hepimizin fedakârlık yapması gerektiği, ancak böyle düzlüğe çıkabileceğiz söylenir. Bunun gerçek anlamı kamu hizmetlerine yönelik yatırımlarda azalma, işten çıkartmalar ve orman, su gibi ekolojik müştereklerin yanı sıra eğitim, sağlık gibi artık müşterekler içerisinde değerlendirilen kamusal hizmetlerin de şirketler lehine saldırıya uğramasıdır. 2008 krizi sonrası Avrupa ve ABD’de yaşanan kemer sıkma politikaları ile hükümetin ilan ettiği 100 günlük icraat programı arasındaki benzerlikler bu nedenle önemli. Ancak bu benzerliklere işaret etmek yetmiyor. Bu ülkelerde yaşanan toplumsal hareketleri de hatırlamak gerekiyor.

Neden Adalet Bakanlığı kendine ilk 100 gün içerisinde elektrik ve su gibi alacaklarını daha az masrafla almak gibi bir hedef koyar? Burada alacakların daha hızlı alınması deniyor olsa da bizim için esas önemli olan kriz vurduğunda işsizlik ve ücret düşüşleri nedeniyle vatandaşlar faturalarını ödeyememeye başladığında ne olacağı? Biz, adaletli bir yönetim yerine alacakları daha hızlı tedarik etmeyi kendine hedef koyan bakanlığın, hanelerin suyunu kesmeye başlayacağı sonucuna varıyoruz. Bu sonuca varma nedenimiz sadece metinde yazanlar değil, aynı zamanda 2008 krizi sonrası Amerika ve Avrupa’da yaşanan deneyimler.

İrlanda’yı ve Detroit’i hatırlayalım

2008 finans krizinden etkilenen İrlanda’da da kemer sıkma politikaları adı altında emeklilerin maaşlarında düşüşler yaşanmış, konut yardımlarında kesintiler gerçekleşmişti. Bunların yanında daha birçok sosyal hak kemer sıkma politikalarıyla tırpanlanmıştı.

Batmakta olan ekonomiyi kurtarmak için İrlanda IMF’den yüksek miktarda kredi aldı. IMF ise kredi ödemelerini garanti altına almak için su hizmetlerinin özelleştirilmesini ve gelirlerinin IMF’ye devredilmesini şart koştu. Bu amaçla Irish Water isimli bir şirket kuruldu ve bütün hanelere su sayaçları takmaya başlandı. Hükümetin bu adımına karşı Su Hakkı Hareketi ortaya çıktı. Zaten ekonomik sıkıntı yaşayan İrlanda halkının, suyun paralı olarak satılacak bir metaya dönüştürülmesine karşı başlattığı bir kampanya oldu bu.

İrlanda Su Hakkı Hareketi, 2008 krizi sonrasında yaşanan gelişmeler üzerine kurulduğu için içerisinde sendikaları ve sosyalist partileri de barındıran bir yapıydı. Hatta hareketin öncülüğünü sendikalar ve sosyalist partiler yapıyordu. Bu durumun nedeni İrlanda özelinde suyun ücretlendirilmesi meselesinin çok can yakıcı bir sınıf sorunu olarak baş göstermiş olmasındandır. Su hakkı hareketinin kitleselliği uygulanmakta olan kemer sıkma politikalarına karşı artık bir dur demek anlamına geliyordu. Hareket, ilk olarak 2014’ün Ekim ayında başkent Dublin’de 100.000 kişiyi hemen bir ay sonra da ülke çapında 100 ayrı noktada 200.000 kişiyi sokağa çıkararak mücadeleye başladı. İki yıl içerisinde toplam altı defa dev sokak eylemleri düzenledi. Bu eylemlere yaklaşık 4,5 milyon nüfusu olan ülkede 500 bin civarında insanın katıldığı söyleniyor. 2014 yılında suyu hükümet adına işletecek ve yurttaşlara satacak olan Çevre Bakanlığı’na bağlı Irish Water isimli bir şirket kuruldu. İrlanda hükümeti, bu şirketin kuruluş aşamasında, yine kamu fonlarından yaklaşık 100 milyon avroluk harcama yaptı. Hareketin büyüklüğü sayesinde Irish Water ilk üç ay içerisinde 1,5 milyon hanenin sadece %43’ünden su ücretini tahsis edebildi. İrlandalıların büyük çoğunluğu su faturalarını ödemeyi reddetti. Bir yıl sonra ise faturayı tamamen veya kısmen ödeyenlerin oranı %27’e kadar düştü.

Su Hakkı Hareketi’nin yükselişi sonrasında yaklaşan seçimler nedeniyle hareketin başını çeken sendikalar bir toplantı düzenleyerek su meselesinin neoliberal uygulamaların bir semptomu olduğunu ve kitleselleşmesinin genel bir adalet ve eşitlik mücadelesinin sonucu olduğuna kanaat getirerek Değişim Hakkı (Right2Change) isimli bir platform oluşturdular. Podemos ve Syriza gibi radikal sol partilerin yapısını ve programını kendisine örnek alan radikal bir sosyal hareket oluşturmayı hedeflediler. Değişim Hakkı hareketi ilan ettiği program ile her hangi bir siyasi partiye oy çağrısı yapmak yerine bu programa imza atan farklı partilerden 100 kadar vekil adaylarının isimlerini yayınladı. Ancak programın içeriği konusundaki tartışmalar nedeniyle Su Hakkı hareketinin de içinde yer aldığı Kârdan Önce İnsan İttifakı (People Before Profit Alliance- PBPA) ve Kemer Sıkma Karşıtı İttifak (Anti-Austerity Alliance- AAA) kendi listesi ile seçime katılma kararı aldı.

Su Hakkı Hareketi’nin yükselişi ve 2016 genel seçimleri öncesinde Kârdan Önce İnsan İttifakı’nın Kemer Sıkma Karşıtı İttifak ile ortak adaylar çıkarması sonucu İrlanda seçimlerinde tarihi bir başarı elde edildi. Bu koalisyon, içerisinde antikapitalistlerin de olduğu altı radikal sol milletvekilinin parlamentoya girmesini sağladı. Daha da önemlisi Su Hakkı Hareketi’nin radikalleştirdiği kitleler IMF programını uygulayan İrlanda’nın geleneksel siyasal sistemini krize soktu, aylarca hükümet kurulamamasına neden oldu. Kemer sıkma politikalarının uygulayıcısı olan iktidardaki Fine Gael ciddi oranda oy kaybetti ve suyun ücretlendirilmesi politikalarında ısrarcı olacağını ilan etti. Yine önceki seçimlerde iktidar ortağı olan ve suyun ücretlendirilmesini savunan Labour Party ise tarihi bir düşüş yaşadı. Kurulan parlamentoda 189 sandalyenin 95’ini Irish Water’a karşı olan temsilcilerin elde etmesi hükümet krizinin ana nedeniydi. En sonunda suyun ücretlendirilmesinin dokuz aylığına askıya alınmasına ve bu arada bir bağımsız komisyon kurularak Irish Water’a ilişkin itirazların araştırılmasına karar verilerek, büyük oy kaybı yaşayan iki parti (Fine Gael ve Labour Party) bağımsız vekillerin de desteği ile bir azınlık hükümeti kurdu.

İrlanda’da IMF’ye olan borçların ödenmesi için suyun ücretlendirilmesini ve suya ekonomik erişimi güçleştirmeyi savunanlara karşı sokakta inşa edilen sınıf temelli, radikal bir hareket su meselesinin çözülmesinde belirleyici oldu. İrlandalılar suya para ödeme dayatmasını püskürtmeyi başardılar ve bir tehdit olarak ifade edilen “aynı gemideyiz, birlikte batarız” söylemine kulak asmadılar, ülkeleri de batmadı.

Bir başka su krizi 2008 ekonomik krizinin etkisiyle ABD’nin Michigan eyaletinde yer alan Detroit şehrinde 2014 yılında başlamıştı. Eski bir sanayi kenti olan Detroit 1990’lardan itibaren ekonomik olarak gerilemeye başladı. Bu gerileme ABD’nin en kalabalık şehirlerinden biri olan Detroit’in demografik yapısını ciddi anlamda değiştirdi. Şehrin en parlak döneminde nüfusunun %55’ini beyazlar oluştururken 2010 nüfus sayımına göre beyazların oranı %10’a geriledi. Yoksulluk ve işsizlik oranları çarpıcı bir şekilde yükseldi. Yine 2008’de başlayan ekonomik krizden de etkilenen şehir 2013 yılında iflas etmişti. 2014’te ise su krizi ile anılmaya başlandı. 2014 yazında su faturalarını ödeyemeyen 80 bin hanenin daha suları kesilmeye başlandı ve bunun üzerine protestolar başladı. İnsanlar su sayaçlarının kilitlenmesine karşı çeşitli yöntemler geliştirmeye başladılar:

“Kimisi taşeronları fiziksel olarak engelliyor, kimisi de gece arabalarını su şebekesinin önüne park ediyor. İnternette dolaşan bir kılavuz, insanlara kapanmış su şebekelerini nasıl açacaklarını ve üzerini nasıl betonla kaplayacaklarını öğretiyor. Kılavuzda “Eğer belediyeden ya da Su İşleri’nden biri gelip sorarsa, şebekenin evinizin dışında olduğunu söylersiniz” yazıyor. “Siz evde uyurken radikalin birinin gelip ne yaptığını nasıl bilebilirsiniz?”.

Daha çarpıcı olan ise su faturalarını ödeyemeyen 80 bin hanenin borcunun toplamı Detroit Sular İdaresi’nin 6 milyar dolarlık borcunun sadece %1,48’ini oluşturması yani 89 milyon dolar. Genel borcun içinde bu kadar az bir yer tutan borçların tahsilatının yapılması için belediye, özel bir şirketle anlaşma yaptı. Bu şirkete kamu fonundan 6 milyon dolar ödeme yapıldı.

Birleşmiş Milletler’den bir heyet Detroit’e gelerek incelemede bulunmuştu. Bu Detroit’i üçüncü dünya ülkesi durumuna düşürmekle eleştirilmişti. BM, güvenilir içme suyu ve hıfzıssıhha özel raportörü Catarina de Albuquerque başkanlığındaki uzman heyeti, lobiler tarafından açılan bir resmi şikayet davasında, faturasını ödeyemeyenlere su hizmetinin kesilmesinin bir insan hakkı olan suya erişim hakkını ve diğer uluslararası insan haklarını ihlal ettiği yönünde görüş bildirdi. Kasaba toplantısında, belediye sözcüsü Johnson, BM’nin müdahalesine dudak bükerek, ciddiye almayı reddetti. “Ben kurumun buna cevap vermesi gerektiğini bile düşünmüyorum. Dünya barışına ulaşmayı hedeflediğini söyleyen bir oluşumdan bahsediyoruz, bunun gerçekleşmeyeceği de ortada.” şeklinde yorumlamıştı.

Birleşmiş Milletler yetkilileri su kesintilerinin insan haklarına aykırı olduğunu söylemişti. Sosyal hareketlerin de baskısı ile mahkeme kesintilere bir süre ara verilmesini ve bu süreçte kullanıcılara faturalarını ödeme imkanı verilmesini kararlaştırmıştı. ABD’de başlayan eylemler meselenin su faturasını ödeyemeyenlerin lehine çözülmüştü.

Bu olayın hemen ardından yaşanan Flint su krizinde yaşanan hastalık ve ölümler su hakkı tartışmalarını ülke geneline yaymışken Detroit’te bir kez daha yoksul ailelerin suları kesilmeye başlandı. Detroit belediyesi 3 Mayıs’ta 150 doların üzerinde borcu olan 20 bin evin suyunu kesme kararı aldığını duyurdu. 2014’teki su kesintilerine karşı kampanya örgütleyen Detroit Su Tugayı (Detroit Water Brigade) tekrar eylemler düzenleyerek kararı protesto etmişti.

ABD’deki su krizi ırkçılık, işsizlik ve yoksulluk gibi sosyal meseleleri birbirine bağlayan bir sorunlar kümesinin merkezinde yer alıyor. Demokratların Başkan adayı Bernie Sanders Michigan’da yaptığı toplantıda Flint halkının birçok mücadeleyi birleştirerek ortaya çıkardığı taleplere destek vermişti. Flint halkı son iki yıldır siyahlara yönelik polis saldırılarına karşı başlayan Black Lives Matter (siyahların hayatları değerlidir) hareketine atfen Flint Lives Matter (Flintlilerin hayatı değerlidir) hareketi başlatmış ve “suyumuzu temizleyin, asgari ücreti arttırın” sloganları atmıştı. Su Hakkı sitesinde yer verdiğimiz bir yazısında Brett Walton, ABD’de su hakkı meselesinin yeni bir sivil haklar hareketi olarak yükseldiğini anlatmıştı.

100 günlük icraat programının Adalet Bakanlığı’nın bölümünde yer alan elektrik, su, doğalgaz aboneliklerinin tahsilatlarının hızlandırılması için gerekli hazırlıkların yapılması hedefi hemen aklımıza İrlanda ve Detroit’te su faturalarının tahsilatı için oluşturulan şirketleri getirdi. İnsanların krizle birlikte gelirleri düşüyor aynı zamanda her şey daha pahalanıyor. Ödeyecek paraları olmadığı için faturalarını ödeyemiyorlar. Hükümetler ise kamu kaynaklarını bu insanların yaşamlarını iyileştirmek yerine, tahsilatları hızlandırmak için şirketlere aktarıyor.  Bunun önüne geçmek için hem İrlanda hem de Detroit’te bakmak, onların deneyimlerinden öğrenmek önemli.

Uzun zamandır dünya genelinde ekonomik ve ekolojik krizin el ele gittiğinden, ekonomik krizin ekolojik krizi kısmen çözmek için atılacak adımları da engellediğinden bahsediyoruz. Aslında yaşadığımız iki krize de kapitalist sistemin yapısal işleyişi neden olmakta. Bu iki krize de sistem içi çözümler üretildiği sürece anlık olarak krizler çözülmüş gibi görünse de krizler derinleşmekte, yaygınlaşmakta. Ekonomik krizi çok sarsıcı bir halde hissettiğimiz şuanda 100 günlük icraat programının çözüm önerileri de piyasa temelli. Türkiye’nin ekonomik rekabet gücünü artırabilmek için yerli kaynakların kullanımının önündeki tüm sınırlamaların kaldırılmasının hedeflendiği çok açık. En azından isminde çevre geçtiği için çevre sorunlarını da dikkate alması beklenen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 100 günlük icraatlarında sıralananlar da bunun bir göstergesi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 100 günlük icraat planı

Çevre  ve  Şehircilik  Bakanlığı’nın 100 günlük icraatları 39 maddede sıralanmış. İki madde tüm bakanlıklar için aynı (Geçiş sürecinin temel aşamalarının 100 gün içinde tamamlanması ve 2019 – 2023 dönemine ilişkin Stratejik Plan çalışmalarının Kasım ayı sonunda tamamlanacak şekilde başlatılması) sabit maddelerden oluşuyor.  Bu iki maddeyi çıkarırsak 37 maddeden oluşuyor.  Bu 37 madde içinde yatırımların önünü açmak ve ekonomik kazanç elde etmek için devletin elindeki hazine alanlarının kullanımı hedeflenmiş. Bu alanların niteliği detaylandırılmamış ama yeşil alan halinde olması çok olası. Bu tür alanların yapılaşmaya, sanayi ya da maden gibi faaliyetlerin kullanımına açılması çok olası. Çünkü hükümet kalkınma politikasını “yerli-milli” anlayışı içinde tüm doğal varlıkların sınırsızca sömürüsü üzerine kurmuş durumda. Buna ilişkin maddeler şöyle:

1-20 ilde kamu kurumlarına tahsisli olup atıl durumda bulunan Hazine taşınmazlarının ekonomiye kazandırılması (madde6)

2-Ekonomiye kazandırılmak üzere belirlenecek Hazine taşınmazlarının uygulayıcı kuruluşlara devri işlemlerinin tamamlanması (madde 15)

3-Arazi ihtiyacı olan iç ve dış yatırımların önünü açacak “Türkiye Mekânsal Strateji Planı” çalışmalarına başlanılması  (madde 22)

4- Ekonomiye kazandırılması amacıyla 13.000 kilometrekarelik tescil harici alanın belirlenmesi (madde7)

5-Ülkemizin büyüme öngörüsü doğrultusunda “Yatırımlar İçin Arazi İhtiyacı Analizi”nin yapılması (madde 23)

6-Planlı sanayi yatırım alanları oluşturulması kapsamında 6 ilde Yeni Sanayi Dönüşüm Projesi’nin başlatılması (24)

7- Kaynak ve zaman tasarrufu için e-­‐Haciz uygulamasına geçilmesi (29)

gibi başka hiçbir kriter eklenmeden sadece yatırımı artırmak amaçlı düzenlemelere hız verileceği ifade edilmiş. 12 maddede de imar affı, konut kredileri, şehir projelerindeki hedefler sıralanmış. Kentsel altyapıların iyileştirilmesi kısmında tek bir hedef “Güneydoğuda terör eylemlerinden zarar gören alanlarda alt ve üst yapı çalışmalarının tamamlanması” olarak belirlenmiş. Daha bir hafta önce Rize’de bir belediye başkanına “Allah’ım batıyoruz, yardım et” demesine yol açan, ardından Ordu’da köprülerin yıkılması, otoyolların harap olması ve yine belediye başkanına “Yaptığımız çalışmalar tamamen gitti” dedirten selin yaşanması, İzmir, İstanbul ve Ankara’da her yağmur sonrasında yaşananlar ülkenin altyapı sorununu gözler önüne seriyor. Ani ve şiddetli yağışlar, sıcaklar, hortumlar rutinimiz haline geldi. Söylendiği gibi “500 yılda bir” görülecek nadirlikte değil her yıl tekrarlayan ve şiddetlenen hava olayları iklim değişikliğinden oluyor. Bu olayların etkisini artıran nedenler de bir değil; dere yataklarının daraltılması, yataklarının değiştirilmesi, dere yataklarının yapılaşmaya açılması, bazı yerlerde üstlerinin kapatılması, önlerine otoyolların yapılması gibi…

Hükümetin iklim değişikliği konusundaki politikası da yangına körükle gider gibi, daha fazla fosil yakıt kullanımını sağlayacak her türlü yatırımın önünü açmak, kamu kaynaklarıyla teşvik etmek üzerine kurulu. İklim değişikliğinin yarattığı etkileri karşısında da hiçbir tedbir almamaya dayalı. Örneğin şehirlerdeki kanalizasyon altyapısı günümüzdeki aşırı yağışları kaldıracak nitelikte değil.  Bir şehri sel ya da buna benzer bir afet vurma olasılığı her geçen gün artarken, hükümetin bu afetleri gözeterek altyapıların yenilenmesine ilişkin tek bir icraatı ve hedefi yok.

Çevre ve şehircilik bakanlığının 100 günlük icraatları içinde doğrudan çevre ile ilgili olarak sıraladığı işler ise 7’yi geçmiyor. 37 madde içinde sadece 7 madde. Oysa Türkiye’nin yaşadığı çevresel yıkımın boyutu çok büyük. Ama 100 günlük icraat içinde yapacağız diye belirtilenlere bakıldığında bu sorunlara çözüm oluşturabilecek nitelikte yine hiçbir şey yapılmadığını görüyoruz. Yapılacaklar olarak sıralananlar ne sorunların büyüklüğüne uygun ne de sorunların kaynağına yönelik çözümler. Bu maddeler de şöyle:

1- Sıfır Atık Projesi uygulamalarının yaygınlaştırılarak 750 kamu kurumunda uygulamaya geçilmesi (8)

2-Daha yeşil ve yaşanabilir şehirler hedefi kapsamında 6.000 km bisiklet ve yeşil yürüyüş yolu, 60 km çevre dostu sokak ve 60.000 m² gürültü bariyeri yapılması (16)

3-Toplamda 20 adet katı atık toplama, taşıma, geri kazanım ve bertaraf tesisini kapsayan Katı Atık Programı’nın (KAP) başlatılması (20)

4- “Kızılırmak Deltası Sulak Alan ve Kuş Cenneti” Alanının Dünya Miras Listesine Alınması için çalışmaların tamamlanması (30)

5- Çevre koruma faaliyetleri kapsamında plastik poşetlerin ücretlendirilmesi (31)

6- Çevre mevzuatı kapsamında ithalat ve ihracat izinlerinin elektronik ortamda verilmesi (32)

7-Hava kalitesi ölçüm istasyonları sayısının 300’den 330’a çıkarılması (33)

8-Çevre Etiket Sistemi uygulamasına geçilmesi (34)

9- Akıllı Şehir uygulamalarına yönelik eylem planının hazırlanması (35)

10- Kanal İstanbul Projesi kapsamında taşınmaz devri ve planlama çalışmalarının tamamlanması

100 günlük icraatlar içinde yer alan diğer bakanlıkların icraat planları arasında da çevre ve suyla ilgili hedefler var. Örneğin Enerji Bakanlığı kömür, HES, denizlerde hidrokarbon aranması, kaya gazı çıkarılması, termik ve nükleer santral planlarından oluşan hedefler ilan etmiş durumda. Türkiye’nin yaşadığı sel felaketlerinin ve kuraklığın iklim değişikliğinden kaynaklandığını zaman zaman dile getiren yetkililer adeta iklim değişikliğini doğal bir afet olarak algılıyor gibi görünüyor. Türkiye bu enerji politikasını sürdürecek olursa hem küresel ısınmayı daha da körükleyecek hem de kirli santrallerin yapıldıkları bölgeye vereceği çevre zararı ülkedeki ekolojik yıkımı hızlandıracak.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın icraat programında ise ağırlıklı olarak maliyetlerin düşürülmesi ve tasarruf hedefleri yer alıyor. Fakat ilginç bir şekilde şöyle de bir hedefi var bakanlığın: “4 adet yeni içmesuyu tesisi ile 344 bin vatandaşımıza yıllık 70.8 milyon m3 temiz kaliteli ve yeterli içmesuyu sağlanması (bütçe: 105.384.000 TL)” Ülkenin kentleşme hızı hesaba katıldığında içme suyu tedariki için bu kadar küçük bir hedef konmuş olması ilginç. Ayrıca “Ergene nehrinin su kalitesinin sulama suyu kriterlerine uygun hale getirilmesi” diye bir başka hedef daha belirlemiş Maliye Bakanlığı. Ergene nehrinin temizlenmesi yıllardır her yıl Bakanlığın hedefleri arasında yer alıyor ve bu hedefe ulaşılamadığı için öteleniyor. Ergene’deki devasa boyuttaki sanayi kirliliğinin 100 gün içerisinde giderilmesi elbette mümkün olmayacak.

Savunma Sanayi Başkanlığı ise hedeflerine bakıldığında ise çok ciddi bir silahlanma hamlesine girişildiği görülebiliyor. Silahlanma ekonomik büyümede motor sektör olarak kullanılabiliyor ancak bu son derece tehlikeli bir büyüme modeli. Silahlanma çevre ülkeleri de silahlanmaya itiyor, kamusal kaynakların temel ihtiyaçlarla alakası olmayan alanlara harcanmasına yol açıyor. Ayrıca silah sanayindeki her yeni üretim tatbikatlarla denenir ve bu tatbikat alanları büyük oranda doğal alanlardır. Yapılan tatbikatlar ve silah denemeleri sonucunda o bölgelerde doğanın ve suyun ne kadar zarar gördüğü ise elbette araştırılmamaktadır.